5 Ağustos 2016 Cuma

Hikâyeler Hikâyeler

Eski Demokrat Sıraya Koymuştu


Yılmaz Ateşoğlu bir kuruluşun “Halkla İlişkiler” yöneticisidir., Görevi gereği sık sık dolaşır. Her çeşit halkın arasında oturur, onlarla konuşur, eğilimlerini saptamaya çalışır. Geçenlerde bir köye gitti. Köy kahvesinde oturdu. Bu köye ilk gelişi değildi; çok tanıdıkları vardı. Hemen etrafım sardılar, sohbet başladı. Pahalılık mahalılık, zam mam, derken laf hemerı hükümete geliverdi,


Bu hükümet niye kurulmuyordu? Herkes kendine göre, siyasi meşrebine uygun yorumlar yapıyordu. Ama en ateşlisi eski Demokratlardan biriydi. Seçimlerde Demokratik Partiye oy vermişti. Ama şimdi…


“Bileğimi kessinler!” diyordu. Sadece Demokratiklere mi kızgındı? Haşa! Önüne kimin, adı sürülse ona veryansın ediyordu.


Yılmaz A. bir ara dayanamadı, “Dur yahu!” dedi.


“Biraz fren yap! Bak sana bir hikâye anlatayım. Kadın evlenince memleketten ayrılıp İstanbul”a gitmiş. Birkaç yıl sonra memleketten bir ahbabı gelmiş. Kadıncağız ahbabına eski tanıdıkları sormaya başlamış.


“Şeyler nasıl, Nermin Hanım iyi mi?”


“Ayol duymadın mı? Nermin Hanım kocasından boşandı,, şimdi barda soyunuyor!”


“Vah vah çok üzüldüm! Ya filanın karısı Perihan Hanım?*


“Aaaaa, onu da mı duymadın? Başka bir adama kaçtı!”


“Allah Allah! Peki Sultan Hanımlar ne yapıyor?”


“Aaa! Bir yaşıma daha girdim! Ayol duymadın mı? Kocası bastırdı…”


Kadıncağız aldığı her cevaptan şaşkına dönmüş ve sonunda, “Aman Mualla Hanımcığım!* demiş,


“Kusura bakma, annemi soracaktım, vazgeçtim! Aman sus!”…”


Ansiklopedi


Tokat”taki Ülkü Kitabevine bir müşteri girdi. Turhan özü-duru o sırada başka bir müşteriyle meşguldü. Yeni giren müşteri sabırsızdı, hemen sordu: “Milli Piyango bileti var mı?”


“Yok!”


Adam dışarı çıkarken ilk müşteri laf attı: “Burası kitapçı yahu, eczane mi?”


Turhan Ö.’nun o gün müşteriden yana şansı açıktı. Bir köylü vatandaş geldi: “Üçüncü sınıf kitabı var mı?”


“Hayatbilgisi mi?”


“Hayır!”


“Türkçe mi?”


“Hayır!”


“Aritmetik mi?”


“Hayır!”


Allah Allah başka üçüncü sınıf kitabı yoktu! Kala kala üçüncü sınıf ansiklopedisi kalmıştı:


“Hemşerim ansiklopedi olmasın?”


“He yahu! Adını biliyom da söylemeye utanıyom!”


Yahudi Astronot Merih’e Gitmiş


Dünyanın en büyük uçuşunu İsrail düzenlemiş. İsrail uzay aracı Merih”e gitmiş. .Bütün dünya İsrail”in bu başarısını radyo ve televizyon başında günlerce izlemiş, gazetelerde okumuş. Yahudi astronot dünyaya dönünce olağanüstü bir ilgiyle karşılanmış. Yer, yerinden oynamış. Herkes ilk defa Merih”e ayak basan Yahudi uzay adamını bağrına basmak için yarışıyormuş…


Yahudi uzay adamı önce Amerika”ya gitmiş. Amerika. Amerika olalı böyle büyük bir karşılama töreni görmemiş. Kalabalıktan seksen kişi ölmüş, üç yüz seksen kişi yaralanmış. Başkan Ford uzay adamını kabul etmiş. Yanında Kissinger de varmış. Bir süre, sağdan soldan, Ay”dan Merih”ten söz ettikten sonra, Yahudi astronot bir laf atmış ortaya: “Yarın çok önemli bir açıklama yapacağım!”


Ford la, Kissinger merak etmişler: “Nedir acaba?”


“Çok önemli ve Amerikan toplumunu çok ilgilendirecek.” Her ikisinin merakı daha artmış. Yahudi uzay adamı, “Teypleri kapayın!” demiş.


“Nixon”un başına gelen sizin de başınıza gelmesin. Söyleyeceğim şey ses bandına kaydedilmesin.”


Ford düğmeye basıp teybi kapatmış: “Buyurun söyleyin.”


“Uzayda bu kadar dolaştım, Allah”ı görmedim! Onu açıklayacağım!”


Ford Kissinger”e, “Kissinger Ford a bakmış ve ikisi birden “Aman ha!” demişler.


“Sakın böyle bir şey söyleme! Toplumun bütün düzenini bozarsın, bunca yıllık inançlar yıkılır, başımız derde girer.”


Yahudi uzay adamı kesin konuşmuş: “İmkânı yok, muhakkak söyleyeceğim!”


Anan yahşi, baban yahşi pazarlık başlamış ve sonunda Yahudi 1 milyon dolara fit olmuş…


Astronot ertesi gün Moskova”ya uçmuş. Yine aynı büyük karşılama yapılmış ve ıBrejnev”le Kosigin kendisini kabul etmiş. Onlara da aynı şeyi tekrarlamış: “Yarın, sizin Sovyet toplumunu ilgilendiren çok önemli bir açıklama yapacağım.”


Onlar da merak etmiş: “Acaba ne diyeceksiniz?”


“Uzayda Allah”ı gördüğümü söyleyeceğim!”


“Aman etme eyleme! Bütün düzeni bozarsın, bunca yılın İnançları tersyüz olur, başımız derde girer.”


“Mecburum söyleyeceğim.”


Yine anan yahşi, baban yahşi pazarlık başlamış ve Yahudi astronot onlardan da 1 milyon rubleyi koparmış…


Astronot bir süre sonra, tekrar Amerika”ya gitmiş ve Ford”la görüşmek istediğini bildirmiş. Başkan Ford, uzay adamını Beyaz Sarayda kabul etmiş: “Bir isteğiniz mi var?”


“Evet, yarın çok Önemli bir açıklama yapacağım da, size haber vereyim dedim,”


Ford bozulur gibi olmuş: “Yine ne diyeceksiniz?”


“Uzayda Allah’ ı gördüm onu söyleyeceğim.”


“İyi, söyleyin, biz bundan memnun oluruz.”


Yahudi astronot gülmüş: “Ama benim gördüğüm Allah zenciydi de…”


Şu Televizyonda Meşhur Olanlar


Aynı muhitte doğmuş, büyümüş, aynı okullara gitmiş ve liseyi birlikte bitirmişlerdi. Biri üniversite sıralarında, diploma peşinde koşarken, diğeri kısa yoldan zengin olmanın yolunu bulmuştu. Diploma peşinde koşan aybaşını nasıl getireceğini hesaplarken diğeri parayı nasıl harcayacağım bilmiyordu. Zengin olan her görüşünde eski arkadaşını evine davet ediyordu. O ise her seferinde bir bahane bulup atlatıyordu. Nihayet atlatamayacak hale geldi. Arkadaşı telefon etti:


“Bak artık bahane dinlemem. Akşam daireye şoförümü yollayacağım. Seni alıp bize getirecek. Ayıp yahu! Bunca yıllık arkadaşız. Çocukluğumuz, gençliğimiz birlikte geçti, ye günlerdi onlar. Bir iki kadeh içip eski günleri yad ederiz. Bizim hanım da seni çok merak ediyor. Muhakkak tanışmak istiyor.”


Çaresiz kalıp, yakalanmıştı. Daha eve girer girmez rahatsız oldu. Uşak paltosuna öyle saldırmıştı kil Her köşeden bir görmemişlik akıyordu. Yemeğe oturuldu. “Ye!” diyordu arkadaşı: “Bu rokfor peynirini senin İçin aldım.”


“Salam halis Macardır!”


“Havyara laf istemem!”


“Bunların hepsini senin için aldım. Yemezsen kırılırım!”


Hem yemek yeniyor, hem de oradan buradan konuşuluyordu. Bir ara televizyona gözü takıldı. Leonardo da Vinci oynuyordu.


Arkadaşı nasıl zengin olduğunu anlatıyor, o ise yarım kulak dinleyip televizyonu seyrediyordu. Birden arkadaşının karısı ayağa kalktı: “Aman, şu televizyon da Leonardo da Vinci”yi fneşhur etti gitti!”


Dedi ve “çat” diye televizyonu kapattı.

5 Haziran 2016 Pazar

Geçmişten Bir Kesit "Gergin Yıllarda Sürpriz Minibüs"

Ayçan Savaşan, ODTÜ’de okuyan oğlunu görmek İçin 10 yaşındaki kızıyla Ankara’ya gitti. Motorlu tren gece saat 10’da Ankara’ya vardı. Ayçan Savaşan, Aşağı Ayrancı’da bir dostlarının kızının evinde kalacaktı. Kocası İsmet Savaşan, “Aman ne olur, Ankara’ya varır varmaz beni telefonla ara” demişti. Oysa geldikleri evde telefon yoktu.


Şimdi ne olacaktı? Günlerden de pazardı. O saatte çevrede açık bir dükkân da yoktu. Ev sahibi genç kadın, “Bu saatlerde burada taksi de bulunmaz” dedi.


Gece saat tam 11.30 olmuştu. Tek çare sokağa çıkıp bir dolmuş bulmak ve şoförden telefon olan bir yere kendisini bırakmasını istemekti.


Ankara bildiği bir şehir değildi. O saatte bir kadının sokağa çıkması, bugünlerde göze alınacak bir iş değildi ama çaresi de yoktu. Kızını alıp yola çıktı. Köşede dolmuş beklerken bir minibüsün geldiğini gördü. Çekinerek elini kaldırdı, minibüs durdu. Ama içinde yedi, sekiz erkek olduğunu görünce yüreği hopladı. ‘Bir taraftan gece, bir taraftan yabancılık onu iyice korkutmuştu. Daha ağzım açmadan, önde oturan biri eğildi:


“Efendim bir şey mi istediniz? Size nasıl yardım edebiliriz?”


O zaman minibüstekilerin resmi elbiseli polisler olduğunu gördü. Şapkalarını çıkardıkları için tanıyamamıştı. Bir çırpıda o saatte sokakta ne aradığını söyledi.


“Buyurun efendim, biz sizi telefonu olan bir yere götürelim.”


Minibüse bindi. Biraz sonra bir karakolun önünde durdular. Burası Aşağı Ayrancı Karakoluydu. Karakol amiri de kadıncağıza gereken ilgiyi gösterdi. Ayçan Savaşan. Ankara’daki bir başka tanıdığına telefon ederek, İzmir’e telefon etmesini, kocasına sağ salim Ankara’ya vardığını söylemesini rica etti.


Kızıyla karakoldan dışarı çıktığı zaman, polis minibüsünün kapıda durduğunu gördü. Ekip amiri hemen aşağı indi ve kapıyı açtı: “Buyrun, siz! Evinize götürelim. Bu saatte araç bulamazsınız.”


“Ama sizin işiniz vardır, görevinizi aksatmayayım…”


“Hayır efendim, hayır… Bu da bir görev. Çoktandır böyle görevlere öylesine hasretiz ki buyurun…”

27 Mayıs 2016 Cuma

Yıldırım Telgrafla Doktor Tayini

Kimse bizi “gidenin arkasından teneke çalmakla” suçlayamaz. Milleti ikiye bölen, koskoca bir devlet kadrosunu müsteşarından odacısına kadar tedirgin eden, yerinden eden, can ve mal güvenliğini yok eden, memleketi 70 sente muhtaç eden bir cephenin hiçbir zaman yanında olmadık ve de olmayacağız.


Dün neysek, bugün de oyuz. Çünkü güçlü, halka dayalı, ciddi, adil, sosyal, çağdaş bir devlet yönetiminden yanayız.  Giden cephe böyle değil miydi? Değildi!  Bu öyle bir cepheydi ki…


Bırakın da acı örnekleri bir daha vermeyelim. Acıları bir daha depreştirmeyelim. Süleyman Bey giderayak milletin kürsüsünden feryat ediyordu: “İcraatımızdan hesap sorun!”


Hangisinden? Gece saat 22.30’da yıldırım telgrafla görevden alınan hükümet tabibinden mi? Bir örnektir bu! Sağlık Bakanlığı 22 Aralık 1977 günü Sakarya Valiliğine bir telgraf çeker. Saat 22.30’dur. “Geyve Hükümet Tabibi Dr. Yılmaz Korular’ın Ankara Kalecik Hükümet Tabipliği’ne tayini yapılmıştır. Tel emri alınır alınmaz, emrin tebliği ile tebellüğ edildiğinin telle bildirilmesi rica.”


Ne olmaktadır? Savaş hali mi vardır? Düşman karşısında bozguna uğrayan cephe kumandanı mı değiştirilmektedir? Gece on buçukta yıldırım telgrafla bir hükümet tabibini değiştirmenin âlemi nedir?  Telgrafta bir eksik vardır: “Dakika fevki idamı muciptir” kaydı unutulmuştur.


Bir de o olsa tamam olacaktır. Ama telgrafın saati kadar tarihi de önemlidir.


22 Aralık 1977… Yani gensoru önergesinin verildiği gün… Sanki yangından mal kaçırılmaktadır… Cephecilik budur işte… Bütün bir devlet kadrosunu tedirgin etmek budur işte… Gecenin yarısında bir doktoru yıldırım telgrafla görevden almak… Cephenin icraatı budur işte… “Devietluiarımız” akıllarınca gider ayak işi sağlama almaktadırlar.


 


 

20 Mayıs 2016 Cuma

Eğer Sümüğü Akan Çocuğu Sevebilirsen...

İstanbul’un yeni Milli Eğitim Müdürü Ruhi Kanak’la geçen gün tanıştık. Aslında tanışıklığımız taaa 1969 yıllarına kadar uzardı ama yüz yüze gelmemiştik. Ruhi Kanak AP ve MC dönemlerinin sürüp kıydığı öğretmenlerdendi. Hem de gerekçesiz, soruşturmasız görevden alınan, ülkenin bir sınırından bir sınırına sürülen öğretmenlerdendi.


Şimdiki gibi hakkında soruşturma açılan, müfettiş raporuna dayanılarak görevden alınırken çoğuna, “Aynı ilde hangi okulu istersiniz?” diye sorulanlardan değil. Ruhi Kanak’ı 1969’dan tanırdık demiştik.


1969’da yine sürülmüştü. Öğretmenlikten ayrılıp kırtasiyecilik yapmaya karar vermişti… O günlerde Süleyman Beyin de gazetelerde bir demeci çıkmıştı:


“Kırtasiyeciliği kaldıracağız…”


Ruhi Kanak, bize mektup yazıp sormuştu:


“Sayın Demirel ne zaman yakamızı bırakacak? Kırtasiyeciliğe başlıyoruz, onu da kaldıracakmış!”


Geçen gün Ruhi Kanak’la bunları konuşuyorduk. Eğitim, öğretim, öğretmenlik üzerine konuşuyorduk. Ruhi Kanak, “Hepsinin başı sevgi” diyordu. “Sevgi olmadan bunların hiçbiri olmaz. Öğretmen okulunu bitirirken bir öğretmenimin bize verdiği bir öğüt, ciltler dolusu kitaba bedeldir. Öğretmenimiz şöyle demişti:


“Hepiniz öğretmen olacaksınız, sınıflara gireceksiniz, ilk derste uslu çocuklar göreceksiniz, yaramaz çocuklar göreceksiniz, güzel çocuklar göreceksiniz, çirkin, çocuklar göreceksiniz, sarışın çocuklar göreceksiniz, esmer çocuklar göreceksiniz, hırçın çocuklar göreceksiniz, yumuşak başlı çocuklar göreceksiniz, uyumlu çocuklar göreceksiniz, uyumsuz çocuklar göreceksiniz, hırslı çocuklar göreceksiniz, rahat çocuklar göreceksiniz Ama bir de burnundan sümükleri akan çocuklar göreceksiniz. İşte, bu burnundan sümük akan çocukları görünce, içinizden hemen mendili çıkarıp o çocuğun burnunu silmek geçmezse, çocuğun o sümüğünden iğrenirseniz, bu mesleği bırakın. Siz o zaman öğretmen olamazsınız. Öğretmen olabilmek için, o sümüklü çocuğu sevmek, onun sümüğünü silmek gerek’…”


İçimizden, “Tam Necdet Uğur’a göre bir müdür” diye geçirdik. Yüreği insan sevgisiyle dolu bir bakanın, milli eğitim müdürü de böyle olurdu.6u, Ruhi Kanak’ın eski bir anisiydi… Bir de yenisi vardı.


İstanbul’da göreve başlamasından birkaç gün sonrasına ait bir anısı:


“Göreve başladıktan sonra, bana kentin yoksul semtlerindeki bir lisenin müdürü geldi. Okulunun gereksinmelerini bildirdi. Orta yaşlı bir öğretmendi. Kendisine kaç yıldır bu okulda müdürlük yaptığını sordum:


“On bir yıldır aynı okuldayım. Yorulmuş olacaksınız… Başka bir okulda, daha olanaklı bir semtteki okulda görev verilmesini istemez misiniz?” diye sordum. Müdür bana ne dedi bilir misiniz?


“Benim bu okuldaki görevim daha bitmedi. Birkaç yıl daha bu okulda kalmak istiyorum.”


Şaşırdım: “Nedir sizin bu bitmeyen görevleriniz?”


Pek söylemek istemedi, üstüne gittim: “Herhalde bana söylemek zorundasınız”


Anlattı: “Ben sabahları okula geldiğimde hangi öğrencinin kahvaltı yapıp karnını doyurduğunu, hangilerinin olanaksızlıkları nedeniyle okula aç geldiklerini yüzlerinden okurum. Bu öğrenciler için, anlaştığım bir fırından simitleri, bir bakkaldan da peyniri parasız olarak sağlayıp, onların gururunu incitmeden doyurduktan sonra derse öyle sokarım. Bunun yanında daha pek çok sorunu vardır bizim yörenin. Bu sorunların çoğunu gidermeden bu okuldaki görevimden ayrılmayı düşünmüyorum. Eğer, benim yerime bu göreve getireceğiniz arkadaş, onları anlayabilecekse, onlara bir anne, bir baba olabilecekse, gönül rahatlığı ile görevimi bırakabilirim. Yoksa görevimden memnunum.”


Ruhi Kanak bunları anlattıkça biz düşünüyorduk. Kim bilir, bizim de, sınıflarda kaç kez sümüğümüz akmıştı. Ve kim bilir kaç kez sümüğümüzü o öğretmenlerimiz silmişti.


Ama şimdi… Kardeşi kardeşe vurduran, kırdırtan bir yönetimden sonra öğretmenin yüreğindeki bu sevgiyi nasıl tazeleyecektik?

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Eski Bir Mektup

Sevgili kardeşim ve arkadaşım,


Mektubunu ah vah ve dahi eyvah sesleri arasında okudum. Aman kardeşim sen ne haltlar yemişsin. Ne işler çevirip, neler karıştırmışsın. Anlattıkların ne hesaba gelir, ne de kantara! Ankara’da bir seminere katılacağım, diye tutturmuşsun. Zar zor, torpilsiz işi punduna getirip seminere gitmişsin. Seminer sonunda ilk derecelere girmemekle birlikte yine de başarılı olmuşsun. Tebrik ederim. Ama bundan sonra? İşte ondan sonra işleri karıştırmışsın. Bak neler yaptığını kendi ağzından dinle:


Ankara’dan gelince boş zamanlarımı değerlendirerek 40 daktilo sayfası “Seminer Anılarım” adlı bir rapor hazırladım. Birer örneğini Ankara’daki ilgililere, bir örneğini de çalıştığım fabrikaya verdim. Ankara’dan gelen cevapların hepsinde takdir ve tebrik ediliyordum. Şimdiye kadar seminere katılan hiç kimseden böyle bir rapor gelmediğini bildiriyorlardı. Ancak bizim fabrika idaresi, raporu 8 ay beklettikten sonra kayıtsız kuyutsuz iade etti.


Hey Allah’ım! ‘Kardeşim sen iyice sapıtmışsın, ya da üşütmüşsün. Sen bugüne dek raporların bir işe yaradığım nerede gördün. Raporlar hasıraltı değirmeninin hammaddesidir. Dua et ki iade etmişler. “Tuttum, vazifeli bulunduğum’ muhasebe servisinde bazı yeniliklere kalkıştım. Yıllarca önce bastırılmış, bugünkü işçi ücret ödemelerine ters düşen bordroları değiştirmek için yeni bir örnek hazırladım. Zamandan, kâğıt ve işçilikten tasarruf sağlayacaktım. Netice sıfıra sıfır elde var sıfır.”


Oh olsun! Sana mı kaldı âleme nizam vermek. Sana, salla başını al maaşım, demediler mi? Demişlerdir ama bir kulağından girip, bir kulağından çıkmıştır. Eğer senin dediklerin doğru olsaydı, sayıp büyüklerin herhalde senden önce yaparlardı. Onlar düşünmediğine göre şenin düşünmen, düşünmekten vazgeçtik bir de yapman, ne küstahlık!


Seminerde bir kişi ortalama 1200 liraya mal oluyordu. Bakanlığın harcamalarını da buna eklerseniz maliyet en az 2 bin liraya varacaktı. Seminere 113 kişi gitmişti. Demek ki, devlet bir kalemde 226 bin lirayı bu arkadaşlara harcamıştı. Peki bunun karşılığı ne olmuştu? Yani bu eğitim bizim fabrikaya ne yarar sağlamıştı?  İşbaşı eğitimi organize edilmiş, iş öğretimi planlaşmış, iş usulleri geliştirilmiş, iş münasebetleri düzenlenmiş, haberleşme etkin duruma getirilmiş, iş emniyeti temin edilmiş miydi? Neticede maliyet ne


kadar düşmüş, kalite ne derece yükselmiş, imalattaki artış yüzde kaça çıkmıştı? Kınaca verim ne ölçüde artmıştı?” “Hay Allah’ım! Yahu bunlardan sana ne? Sen garip bir çingenesin, gümüş zurna neyine? Ama dinlemez ki! Daha da devam eder.


“’Bunu anlamak için bir araştırma hareketine giriştim. 27 kişiyle konuşarak kendilerine bazı sorular sordum. Ortaya şahane nedenler çıktı. ‘Bir devlet işletmesinde hâkimi olan zihniyet nedir? İşler neden yatar? Eğitim niçin güme gider? Devlet üretimi neden pahalıdır? Ücretler işe neden düşüktür? Çalışma ne sebeple sabahın karanlığından, akşamın karanlığına kadar sürer? İş,      neden iki misline çıkmaz? Hulasa her şey çarşaf gibi önüme serildi.” İyi halt ettin! Sen şimdi çarşafın akını da, karasını da görürsün. Bak adamı nasıl çarşaflatırlar!


“Bu araştırmanın, eğitim, değerlendirme toplantısında, değerlendirilmesi gerekti. Böyle bir toplantı yapılabilmesi için başvurmadığım kimse kalmadı. Sonunda genel müdürlüğe durumu arz ettim. Genel müdürlük, etkili ve yetkili bir kişiyi gönderdi, Gelen önemli kişi müracaatımın nedenleri ortadayken, sanki başka nedenler varmış, onlar ortaya çıkarılmak isteniyormuş gibi beni sorguya çekti. Aradan iki ay geçti. İki ay sonra o önemli kişinin huzuruna tekrar çıktım. Müracaatımın ne olduğunu soracak oldum, Vay sen misin soran! Önemli kişi bir celallendi kil Ben kim oluyormuşum da eğitimin hesabını sürüyormuşum. Bu ne cüret, ne haddini bilmezlikmiş… Bir fabrika işçisi, kalkacak da koskoca müdürlere, efendi, bunca adam eğitime gitti, yüz binler harcandı, bundan devlet millet ne kazandı, işin püf noktası, aksayan tarafı nedir? diye saracak. Bana, buyurun, diye kapıyı bir gösterdi ki, sorma, ama hiç sorma.”


Sorma ya! Yap yap sonra sorma diye hesap yermekten kaç. ‘Biz sana yıllardan beri ne dedik. Kaçma, karışma, çalışma dedik. Ama sen kim, bizim lafımızı dinlemek kim? Bari bundan sonra aklını başına devşir. Kimsenin dalgasını taşlama. Dönen dümenlere akıl erdirmek senin ne haddine. Sen de yapış kazanın kulpuna! Böyle gelmiş, ama böyle gitmeyecek, diyorsun değil mi? İstediğin kadar de! Sen o zamana1 kadar postu çoktan deldirmiş, kuyruğu titretmiş ölürsün. Ama sen yine bakma benim laflarıma!  Çoluk çocuğa selam.


Atışa devam!

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Türkiye’deki Enteresan ve İlgi Çekici Eski Hikâyeler

Asiye Sonunda İşte Böyle Kurtuldu…


Asiye Nasıl Kurtulur? Geçen yılların en çok tutulan oyunu ve sloganıydı. Türkiye’nin bütün sorunlarını bu slogana bağlarlardı: “Asiye Nasıl Kurtulur?” , Bütün ilim irfan sahipleri göz kamaştırıcı ve de parlak laflanma sonunda bu espriyi yaparlardı: Asiye Nasıl Kurtulur?” Gerçekten oyunun sonunda bile Asiye’nin nasıl kurtulacağı belli değildi. Tiyatrodan çıkan herkes kendi kendine aynı-soruyu sorardı:  “Asiye Nasıl Kurtulur? ”


Asiye yoksul bir Anadolu kızıydı. Başından “türlü-çeşitli” macera geçerdi. Anası kötü yola düşmüştür, öğretmeni elinden tutar, zorla evlendirilir, kaçar, birisine âşık olur, adam evli çıkar, büyük şehire iş aramaya gelir, herkes namusuna göz diker, anasının sermayesi olur, başına bir belalı çıkar, sonunda randevu evi patronu olur.


Asiye’nin her macerasının sonunda perde kapanır ve oynun yorumcusu sosyetenin yardım ve iyilikseverlerinden “Sayın Bayanla Asiye’nin durumunu tartışır, bir sonuca varamaz ve döner sorar: Asiye Nasıl Kurtulur?” Sayın Bayan” kalıplaşmış kuralları sıralar, ama Asiye yine kurtulamaz. Asiye Nasıl Kurtulacaktır?


Oyun Ankara’da oynanırken yorumcu yine Sayın Bayan’a Sorar: “Asiye Nasıl Kurtulur?” Ve “Sayın Bayan’ın cevap vermesine fırsat kalmadan arkalarda oturan bir seyirci bağırır: “Almanya’ya gitsin, Almanya’ya!” Yıllardan beri cevabı aranan sorunun en gerçek cevabı da galiba budur?


 Bir “Günlük” Ten Seçme Bölümler…


İki ders böyle geçti. Bir lise öğrencisinin derste tuttuğu günlükten sakıncasız bölümler alınarak düzenlenmiştir. Eğitimimizin hangi ehil ellerde olduğunu gösteren bu günlüğü yine eğitimcilerimizin ıttılaına arz ederiz. “5. Ders. Sa. 16.05”


Osman Bey öksürdü, boğazını temizledi. Şimdi defteri imzalıyor (Unuturum da ücreti alamam diye her zaman peşin imzalar). Şimdi o fıkrayı anlatayım da sonra dersin açıklamasını yapayım diyor (Sanki her zaman ders yapıyor gibi…). Başladı, Yahudi’nin biri Galata Köprüsünde pire zehiri satarmış. Bu zehiri gören pireler hemen ölürler, diyormuş (Arkadaşın biri dışardan geldi. Hocaya bir şeyler söyledi. E, eyi, zıkkım yeyin dedi). Devam. Adamın biri de bu zehirden alıp evine götürmüş. Fakat pireler hiç eksilmemiş. Pireleri tutup zehirin içine atar. Gene faydasız. Pireler azalacağına çoğalıyor. Zehri almış, Yahudiye gitmiş. Yahudi de pireyi zehirin içine değil, zehiri pirenin gözüne atacaksın demiş. Arkadaşlar bir tane daha istediler. Bir laz fıkrası anlat hocam diyorlar.


Bir tane daha lazın birinin başına taş düşmüş, ölmüş. Karısına söylemişler. O da inanmam, onda kafa yok ki demiş. Şimdi filozof kalktı. Hocanın konuşmalarını beğenmişti. Bazı kimseler inançsızmış da. Bunlardan birisi de amcasıymış (Tabii hepsi yalan). Amcası ölmek üzere olduğunu anlayınca onu başına çağırmış. Hep toplanmışlar. Eğer kendine inanç gelirse onlara anlatacakmış. Bir mucize bekliyormuş. Bir ara dalmış. Beni çok güzel bir yere götürüyorlar demiş. Saat 12’ye doğru güzel bir yere götürüyorlar demiş. Hz. Ömer kapıdan girdi. Adana Devlet Hastanesine git, dedi demiş. Kendi kendine hazırlanmış, gitmiş. Orada Allah’a iman getirmiş. Bunların uydurma olduğunu hoca da biliyor ama, dersi nasıl bitirsin, ücret lazım. İnsan okursa her şeyi öğrenirmiş. Batı devletleri bilmem neymiş. İnsanlar maddeye önem verirmiş…


Bilmem. Bir sürü laf. O da hocadan daha geveze. Zaten bir başladı mı susmak bilmez. Kocaman kocaman atıyor. Bir de… Hoca onun sözünü kesti. İnanmanın kârı ve zararının muhasebesini yapmaya başladı. İnançsız insanın hiçbir zararı olmaz, inançsız insansa daima merak içinde olurmuş. Ölümle hayat son bulursa hayatın hiçbir anlamı olmazmış. Doğmadan önce hayat çok güzelmiş. Doğduktan sonra atmosfer değişiyormuş. Doğum bir hayatın başlangıcıymış. Ölümün de bir hayatın başlangıcı olmadığı nereden belliymiş. Hayat ölümle son bulursa çok anlamsızmış.


Sözde ders anlatacaktı. Lafa bir başladı mı bitiremez ki, Alinin oğulları, babalarının vasiyeti üzerine malları deveye yükleyip göndermişler. Sonra oğlu arkasından yetişmiş ki tabut önde develeri çekiyor. Bu olay çok enteresanmış. Şimdi Kerbelaya geçti. Sınıftan konuşanlar var. Hocanın ağzı hiç durmuyor. Yeter artık be… Boğazı ağrıyordu sözde. Bal gibi sesi çıkıyor işte. Bebekler bile inanmaz buna. Filozof gene konuşuyor. Bir başlamasın yeter ki, Osman bey de hiç susmuyor. Ders anlatacaktı. Her zaman olduğu gibi yine iki ders fasa fiso ile geçiyor. Misaller, ispatlarla konuşup duruyor. Arkadaşın biri balığı suya sokarsan yaşamaz deyince boğulur, dedi. Hoca şimdi de aya geçti. Dalgıç suya girermiş. Her yerde oksijen gerekliymiş. İnanç kabul edilmeliymiş. Filozof, bilim doğanı biliyor, öleni de bilsin, diyor. Hoca öksürdü. Ölüm bilmem nedir dedi. Yine bir misal… Öf be! Amma sıktın ha! Arkadaşlar hep birden, anlamıyoruz, dediler. Hoca herkes serbest, dedi. Bir şeyler anlatıyor. Herkes gülüyor. Arkadaşlar bir şeyler söylüyorlar. Filozof gene 2×2=4 eder dedi. Amma çok uğraştı bununla. Napalım, yani 4 ederse? Hoca böyle konuşursa hepimiz kafayı üşütürüz, dedi. Herkes güldü. Hoca şuda kelimeler, onları söyleyelim, dedi. Sultan 15 dakika var hocam, dedi. Hoca 5 dakika da olsa 1, 2 tane söyleriz, dedi. Kelimelere başladı. İki dersi yedikten sonra.  Hoca için verdiği ders mühim değil, alacağı ücret mühim.


Hoca geldi, Ali’ye baktı. Napıyorsunuz, dedi. Not tutuyorlar, günlük tutuyorlar hocam, dediler. Hoca, benim söylediklerimi not tutuyorsanız, kafayı üşütürsünüz, dedi. Doğru söyledi. Ali defteri kapadı. Bitirmiştim zaten, dedi. Ben hâlâ devam ediyorum, Hoca derse başladığı için sağdan, soldan saati sormaya başladılar, Osman Bey, 3. kitabı hepinize alın demeyeceğim.-Zaten sene başında 2. kitabı hepinize aldıramadım ki. Emaneten, hürmeten bir kitap alıp parçayı defterinize yazın, dedi. Seyhanlı o kadar uzun parçayı biz nasıl yazarız deyince, sen yazarken ocakta süt taşmaz, dedi. Sınıftan gürültü geliyor. Hoca, Seyhanlıyla uğraşıyor. Konuştuklarını işitemiyorum.


Beddua, liseyi bitirme gibi laflar geliyor. Bütün sınıf kahkahayı basıyor. Ahmet geldi, bizim yanımıza oturdu. Ali sırada piyano çalıyor. Osman Bey elindeki ders kitabını sıranın üstüne bıraktı. Bir arkadaşla konuşuyor, herkes gülüyor. Gene Seyhanlıyla konuşmaya başladı. Cemil bana, ^Gözlüğe bak!’ dedi. Gözlük bir Ankara kola şişesinin içine papatyaları ıslamış, şişeyi sıraya koymuş, arkada kendi kendine poz veriyor. Bazı arkadaşlar ona bakıp gülüyorlar. Ali, Gözlükten şişeyi istedi, alıp bizim masanın üzerine koydu. Sultan şişeyi bizden alıp masanın üzerine koydu. Hoca, beni dinleyin, (Kim dinliyor ki), birbirinize kırıcı laflar etmeyin, dedi. Bir fıkra anlatıyor.


Oradan biri (zil) artık, eve gideceğiz! dedi. Herkes ayaklandı. Hocanın lafının sonunu alamadım. Hoca, Seyhanlıyla uğraşırken herkes evin yolunu çoktan tutmuştu. İki İngilizce dersi de böylece, Almanya, Japonya, Kore, Paris’teki Dior konfeksiyon atölyesi, her zaman olduğu gibi anlatılmadı ama, ıvır zıvırdan bahsedilerek bitirildi. Hoca memnun, ücret alıyor, “talebe memnun iki ders kaynadı…” Evet, iki ders böyle geçti.


Türkiye’de yıllar yılı kaç ders böyle geçiyor. Rıfat İlgaz Ha Babam Sınıfı’nı boşa yazmamıştır ki! Ve de gülüp geçsinler, diye hiç yazmamıştır.


 


 

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Sıkıyönetim Halindeki Yaşanan Olaylar

Tarifname


Kimya Fakültesi öğrencilerinden iki arkadaş İstiklal Caddesinde yürürlerken yanlarına “«alkol duvarım» aşmış bir vatandaş yaklaştı ve eğilip sordu: “Abiler ateşiniz var mı?” Biri çıkarıp ateşi verdi: “Bir sigaranız da var mı?” O da verildi.


Adam sigarasını yakıp dumanı çektikten sonra sordu: “Abiler siz sosyalist misiniz?” Hoppala! Bu da nereden çıkmıştı? Adam sorusunun cevabını yine kendisi verdi: “Ateşi de sigarayı da hiç laf etmeden verdiniz de”. Bu da sosyalizmin yeni bir tarifnamesiydi!


Oh Çekince


Köylünün biri panayırdan eşek almış. Satıcı “İyi eşektir, hoş eşektir ama, deh çüşten anlamaz” demiş. “Ya ne yapacağız?” “Oh deyince yürür, amin deyince durur.”


İyi, demiş köylü «Ben de öyle yaparım.» Atlamış eşeğe ve başlamış «Oh!» çekerek köye gitmeye. Eşek her «oh»ta biraz daha hızlanırmış. Ama birden yolun ucunda uçurum gözükmüş. Eşek doludizgin uçuruma gidiyor. Köylü ne diyeceğini unutmuş. “Amini” dese duracak ama aklına gelmiyor. Eşekle birlikte uçurumdan aşağı uçacaklar. Tam uçurumun kenarına geldikleri sırada ne diyeceği köylünün aklına gelmiş. Bir “Amin!” çekmiş ki, yer gök inlemiş. Eşek de durmuş. Köylü bu sefer kurtulduğuna şükredip derinden bir “Oh”  çekmez mİ?!..


İmam Efendi «Kolera» Demedi


Kolera kıtı yine dillere düştü. Geçen yıl adını koymamak için direnip durduğumuz koleraya karşı bu yıl «sözlü mücadele» yapılacak. Yani vatandaşlar öğütle uyarılacak. “ Şunu yapın, bunu yapmayın, şunu yeyin, bunu yemeyin!” denilecek. Vatandaşlarla birlikte, inşallah kolera da bu nasihatleri tutacak!


Geçenlerde aynıyla vaki bir kolera hikâyesi anlattılar. Hikâye İstanbul’un burnunun dibindeki bir ilde geçer. Kolera aşı  ekipleri köylere giderler. Bir köye varıp imamı bulurlar : “Caminin hoparlöründen halka bizim geldiğimizi bildir. Kahvenin önünde toplansınlar, aşı yapalım.” İmam  “Olmaz!  diye itiraz eder. “Ben caminin hoparlöründen sizin geldiğinizi bağıramam!” “Niye?”


“ Kolera kelimesi gâvurcadır, caminin hoparlöründen gavurca kelime çıkmaz. Oradan sadece pzan-ı muhammedi okunur.” Aşı ekibi ımamı kandırmaya çalışır ama nafile! İmam bir türlü razı olmaz. Ekip başka köye gider ve dönüşte yine uğrar, imam hâlâ diretmektedir. Onlar da kahveye gidip isteyenlere aşı yaparlar. Aşıcıların geldiğini duyanlar tek tük sökün etmektedirler. Akşam olup hava kararmaya başlayınca aşıcılar kalkarlar, tam cipe binmek üzereyken birkaç kişi yollarını keser: Herkesi aşılamadan nereye gidiyorsunuz?” “Biz imama söyledik, hoparlörle duyursaydı.” “Biz onu, bunu bilmeyiz, bütün köy aşılanmadan bir yere gidemezsiniz.” Gidersin, gidemezsin, derken aşıcılar bir güzel dayak yeyip köyden alayı vala ile uğurlanırlar. “Zengin” ama çok zengin bir adam varmış.


Ve bu adam her gün bir Mercedes otomobil alırmış…Acaba niçin? Cevap : Belki İpinden bir Coca-Cola çıkar diye…


Çirkin Politikacı İşte Marifetin


Buyur bakalım çirkin politikacı! İşte marifetin ortada! Cumhuriyetin hiçbir devrinde, hiçbir kuvvet Türkiye’yi bu hale getirememişti. Monteni günah gibi ebediyete kadar sırtında taşı… Taşıyabilirsen!


Bana eğitim reformu, dediler, el altından çıkarcılarla anlaştın, uyuttun. Bana toprak reformu, dediler, eveledin ” geveledin, dil üstünde kaydırdın. Sosyal adalet dediler, “Müslümanım diyebilmek hürriyetinden söz ettin. “Devlet aşınıyor» dediler, cevabın, «Yürümekle yollar aşınmaz” oldu.


Taksim Meydanında irfanlar öldürüldü, cihad-ı mukaddesler ilan edildi, misak-ı milli sınırlan reddedildi, Türkiye halktan denildi, üniversitelerde, sokaklarda silahlar patladı, insanlar avlandı ve sen “dur böyle vakalar, Türk polisi yakalar” safsatasını devlet felsefesi sandın.


Anayasa var, kanunlar var diyordun. O sözünü ittiğin anayasada, o yazılı kanunlarda devletin böyle idare edileceği de var mıydı? Bayramlarda huzuruna varıp göstermelik ceket ilikleyip, boyun kırdığın devletin kurucusuna kiminin “deccal”, kiminin «burjuva paşası» dediklerini sana söyleyen olmadı mı? Söylemez olurlar mıydı? Ama sen… Bak, seni, sana anlatalım.


Anlatmadan önce de bir gerçeği itiraf edelim: Yazarıyla, çizeriyle, düşüneniyle, bilim adamıyla, sade vatandaşıyla hepimiz bugünkü durumdan sorumluyuz. Kimimiz korkaklığıyla, kimimiz çıkarcılığıyla, kimimiz eyyamcılığıyla, kimimiz bugün ortaya çıkan sahtekârlığıyla, kimimiz de iyi niyetiyle… Ama sen hükümettin, her işin başı sendin! Ne demiştik? Sana, seni anlatalım, demiştik.


Dinle, belki hatırlarsın… Sıkıyönetim ilan edildiği günlerde Ankara’daydık. Sıkıyönetimin gerekçesi konuşuluyordu. Türkiye’yi bölme çabalan. Cumhuriyeti yıkma oyunları, iç savaş hazırlıkları… Birden lafa karıştın: “Bize de bunları söylemişlerdi!” Senden başka herkesin tüyleri diken diken olmuştu. Devlet koltuğundan ineli şunun şurasında kaç gün olmuştu ki! Biri dayanamadı:


Söylendi de» siz ne yaptınız?” “İnanmamıştık!” Sen zaten neye inanmıştın ki!


Felsefen buydu… Sen böyleydin işte! Böyle olduğun için de “Yurdumuz, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokuldu. Atatürk’ ün hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidi kamuoyunda yitirildi, anayasanın öngördüğü reformlar tahakkuk ettirilmedi ve Türkiye Cumhuriyetinin geleceği ağır bir tehlike içine düşürüldü.” Buyur bakalım şimdi! işte marifetin… Gününü gün etmeyi, herkese mavi boncuk dağıtmayı, devlet idare etmek sananların marifetidir bu!


Asiyab-ı devleti her kim olsa döndürürmüş… Döndürür zahir! Ama işte böyle döndürür. 14 yaşında bir masumun hayatı üzerinde oyun oynatacak insanlık dışı dramı hazırlayarak…


 

20 Nisan 2016 Çarşamba

Öğüt Gibi Yaşanmış Olaylar

Bir Babadan Bir Oğula…


“Ey yüzkarası vatan haini, çulunu sudan çakarmış tazı. Ve ey Mao mukallidi köle ruhlu sapık. Haysiyet ve insanlıktan nasibini alamamış kefere. Ey yalancı, adi, diplomalı cahil. Şu birkaç satırı senin için yazmak rahatsızlığı içinde bulunan ben; şu hitap için geçen vakte acıyorum. Bunca fedakârlık, 30.00 lira gibi maddi yardımı senin diplomalı cehaletin için mi yaptık? Uyan, yeter melanetin?


Mao sapıklığından, yalancı ve düzenbazlıktan hemen dönüp tövbekâr olmazsan pişmanlığın sana fayda vermeyeceği ve hayatın boyunca hüsrandan kurtulamayacağın bir hal üzerinde otsun. İpinin pazara çıkarılacağını aklına koy. Bir tarafı sidik, diğer tarafı pislik sonu çuyuf olan sümüklü ve kafasız yaratık. Hakkın ebedi laneti üzerinde olsun. Dinsiz, beynamaz mahluk. Kendine gel, çeki düzen ver, tövbekar ol. Sana son ihtarım. Yalvarmaların para etmeyeceği bir hale gelmekten hemen ve ciddiyetle sakın. Şimdilik bu kadar.


Kimimiz oturup kına yakalım, kimimiz de yan gelip birbirimizi kutlayalım. Türkiye’yi işte bu hale getirdik. Bir babanın gencecik oğluna bu mektubu yazdıracak hale… Politikasıyla, gazetecisiyle, satılmışıyla, ahmağıyla, yazarıyla çizeriyle kına yakalım. “İşte marifetimiz bu!” diye.


 Kanal Açtı Ağa Düştü


Şarkışla’da Deniz Gezmiş ile Yusuf Aslan’ı görüp yakalayan Bekçi Salih Yıldız’ın terfi ettirilerek polis yapılmasına şiddetle karşı çıkmaktayız. Hemen “Ayıp bu yaptığın!” diye itiraz etmeyin. Ne Şarkışla’yı görmüşlüğümüz, ne de çekçi Salih Yıldızla bir alışverişimiz var. Yalnız apaçık i haksızlığı önlemeye çalışıyoruz o kadar! Önce meseleyi şöyle bir özetleyelim. Bekçi Salih Yıldız ne yapmış? Şarkışla’da gece iki şüpheli kişi görmüş.


Onları kara-kola davet etmiş, ondan sonra da çıngar çıkmış ve Deniz Gezmiş’le Yusuf Aslan ele geçmiş. Böyle değil mi? Siz böyle bilin! Kazın ayağı ve de eşeğin kuyruğu hiç öyle değil! Önce meselenin aslını öğrenin de ondan sonra bekçi efendiyi polis yapın. Meselenin aslını astarını nereden mi, kimden mi öğreneceğiz? En yetkili kim mi? El insaf, derim size! Her ne kadar müstafiyse de anlı şanlı ve de pek namlı içişleri Bakanımız Haldun Menteşeoğlu ne güne duruyor. Bir kulak verin de dinleyin adamcağızı:


“Ben. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının işlediği suçların tadadını yapmayacağım. Bunu biliyorsunuz. Onu yakalamak için Ankara’da ve bütün Türkiye’de uyguladığımız asayiş sisteminin niteliğini kesin hatlarla özetlemek isterim. Uyguladığımız takip sistemi taramaya bazı yerlerde baskına, tacize tedirginliğe ve yol kesme gibi unsurlara dayalı bir sistemdir. Bu sistemin uygulanması, onları yer değiştirmeye mecbur edecek bir vasfı da taşımaktadır.


Yer değiştirdikleri takdirde, alınmış olan tedbirler ağma düşeceği tabii ve mukadderdi. Bu sistem hem Ankara’da bütün gücüyle uygulanmış, hem Türkiye’nin her tarafında Türk polisi ve Türk jandarması bu sistemi kendi çapında uygulamakta idi. Ankara’da bunların büyük bir yataklık ve himaye çevresine sahip oldukları tespit olunmuştur. Sistemimizin özelliği olan bir taktik de bazı yerlerde gevşemeler yaparak çıkmalarına imkân vermek ve kurulan tedbirler ağına düşmek idi. İşte bunlar da Ankara’nın boşalan bir kanalından çıkmışlar, fakat vatanın diğer köşesinde kurulan bir ağa düşmüşlerdir.”


Gözünü sevdiğim, Polis Teşkilatı değil, balıkçı takımı! Ne sistem, ne sistem! Önce kovalamışlar, sonra kanal açmışlar, daha sonra da Bekçi Salih Yıldız’ın eline ağı verip balığı çevirmişler. Bildiğimiz kadarla üç çeşit ağ vardır. Birine çevirme derler, birine dalyan derler, üçüncüsü de kepçe ağdır. Herhalde Bekçi Salih Yıldız’ın elindeki ağ kepçe cinsinden olacak. Savurmuş kepçeyi, hop yakalamış balığı!


Şimdi Bekçi Salih Yıldız’ın terfi ettirilmesine niçin karşı çıktığımızı anladınız mı? Yaptığı iş mi yani? Elindeki kepçe, kaçan balığı çevirmiş. Onu babam da yapar! Mesele balığı tedirgin edip kaçırmak, sonra kanala sokmak, oradan da kanalın ağzında birini bekletip ağa düşürmek. Bekçi Salih efendi polis olursa, koca Bakanları “tarzanları aslanları, kaplanları, yiğitleri ne yapacağız. Hadi polisi komiser, komiseri  baş komiser,  baş komiseri Emniyet Amiri, Emniyet Amirini Emniyet Müdürü yaptık. Ya anlı şanlı ve de pek namlı İçişleri Bakanını ne yapacağız. Onu da Başbakan yapamayız ya! Hem, zaten zavallıcık koltuğuna doyamadan gitti.


İşte Bekçi Salih efendinin terfi etmesine bundan karşıyız. Koca Menteşeoğlu’nun hakkının yenmesine razı değiliz. Zaten başına gelenler yeter. Bir de nispet yapar gibi Bekçi Salih efendiyi terfi ettirmeyelim de adamcağızı şeyden düşmüşe döndürmeyelim. Düşenin dostu yoktur ama… Bu kadarı da fazla!


FARK


Adam otomobiliyle bir şehirden birine gidiyormuş. Gideceği şehire birkaç kilometre kala lastiği patlamış. Arabayı kenara çekip tekerleği sökmüş, cıvataları jant kapağının içine koyup stepneyi takmaya başlamış. Birden arkasından gelen bir otomobil jant kapağına çarpmış ve kapak havaya fırlamış, içindeki cıvatalar da kaybolmuş. Adam beyninden vurulmuş. Şimdi ne olacak? Cıvataları nereden bulacak. Kara kara düşünürken karşıdaki binadan birisi bağırmış: Düşünüp durma yahu! Diğer üç tekerlekten birer tane cıvata sök, tak. Seni şehire kadar idare eder.”


Adam “Sahi yahu!” demiş. “Bunu hiç düşünmemiştim.” Adamın dediğini yapıp tekerleği yerine taktıktan sonra teşekkür etmek için başını kaldırmış. Aaaa akıl hastanesi. Adam da delinin biri olmalı. Şaşırmış ve akıl veren adama dönmüş:


“Yahu sen deli değil misin? Nasıl akıl ettin bunu? Adam da cevap vermiş: “Biz deliyiz beyim, deli; aptal değiliz. Aptallık başka şey, delilik başka şey.”


 

6 Nisan 2016 Çarşamba

İnsanlığa Katkı Sağlayan Mucitler

Kari Friedrich Drais


Von Saverbronn baronu, Alman ormancısı ve mühendisidir. 1785’te Karlsruhe’de (Almanya) doğdu, 1851’de aynı yerde öldü. «Drezin» adıyla bilinen, bisiklete benzer bir taşıt aracını icat etti ve ilk modelini Paris’te sergiledi.


Baron Drais’in şöhreti, Paris’e kendisinden daha önce gelmişti, icat ettiği «drezin»iyle Karlsruhe – Strasburg arasındaki 75 kilometrelik yolu, o devre göre. 4 saat gibi kısa sayılacak bir sürede, yâni iyi bir yürüyüşçüden çok daha az bir zamanda aldığı biliniyordu. Nihayet, 1818 yılında, aracını herkesin görmesi için Paris’e getirdi. Bunun bir selesi vardı, tekerleği eklemli idi ve bir gidonla yönetiliyordu. Bu ancak düz olarak gidebilen, tahtadan bir çeşit at veya aslan olan selerifer’e (ilkel bisiklete) göre, büyük bir gelişmeydi. Bununla beraber Paris’liler, Baron’la alay ettiler. 40 yıl sonra ise, bisiklet (ön tekerleği pedalla döndürülerek giden bisiklet) denilen aracı daha çok beğendiler. Bu aracın, pedalları, nihayet, ayakların yerden kesilmesine imkân veriyor, fakat çok büyük ön tekerlek üstüne eğilmiş olan binici, sık sık düşüyordu.


Cyrus Hall McCormick


Amerika’li mucit ve sanayici, 1809’da Walnut Grove’da (A.B.D.) doğdu, 1884’te Chicago’da (A.B. D.) öldü.


Biçer düğerin ve tarım makinelerinin yapımına önayak oldu. Uçsuz bucaksız topraklarda yapılan tarımsal çalışmalar, birçok mucidin kafasında tarım araçlarını makineleştirmek fikrini doğurmuştu. İskoçya’lı bir papaz olan Bell, biçme makinesini icad etmiş ve Amerika’lı Hussey, bu makineye hızla gidip gelen dişli iki bıçak takarak, onun kesici kısımlarını daha mükemmel bir hâle getirmişti. Otomat bebekler yapmaya çok meraklı bir tamircinin oğlu olan McCormick, ilk biçer-döğeri tasarladı ve bu tasarısını geliştirmek için üzerinde devamlı olarak çalıştı. Yapılan ilk denemede makine, bir günde, on kişinin yapabileceği işi yaptı. McCormick, tarım işlerini sanayileştirerek köylünün daha iyi şartlarla çalışmasını sağladı ve topraktan elde edilen verimi büyük ölçüde artırdı.


Fuchs


Leonhart Fuchs, Alman botanikçisi, 1501’de Wemding’de (Almanya) doğdu, 1566’da Tubingen’de (Almanya) öldü.


Bahçelerimizi süsleyen bir bitki cinsine (fuchsia) hdı verildi. Bilimle uğraşan meşhur alman ailesi Fuchs’lar arasında, botanikçi Leonhart Fuchs, özellikle uğraştığı bilim dalına yeni bir hamle kazandırması bakımından dikkati çekmiştir. Bitkiler alanında devrine kadar bilinenleri gözden geçiren ve ondan daha bilgili önceki kişilerin birçok hatâsını düzelten iki ciltlik •Bitkiler Tarihi» isimli1 bir kitap yazdı. Fuchs’un eserlerinin bilimsel üstünlüğünü ilgililer kabul etti ve Fransız botanikçisi Plumier 1700 yılları civarında Fransa’ya getirdiği, güzel kırmızı çiçekli amerikan bitkisine «fuchsia» (küpe çiçeği) adını vererek ona olan saygısını belirtti. Eskiden pamuklu kumaşları boyamak için kullanılan ve devrimizde biyoloji bilginleri tarafından yararlanılan «fuchsine» adındaki kırmızı renkli boyayıcı madde de, Fuchs’un ismini şerefle yaşatmaya devam etmektedir.


 


 

Grayderin Yemeği

KEMAN


Kaptıkaçtı Silifke’den kalkmış Mersin’e gidiyordu. Arkada oturan ihtiyar bir köylü kucağında kırmızı beze sarılmış bir şeyi sıkı sıkıya tutuyordu. ‘Bütün dikkatini ona vermiş örselenmesinden, zedelenmesinden korkuyordu. Yolculardan biri merak etti sordu: “Hayrola baba!” dedi. “Nedir kucağındaki? Kırılacak bir şey mi?” İhtiyar sakin sakın cevap verdi :


“Keman!”Bütün yolcular şaşırdı. İhtiyar köylü kemandan ne anlardı! Çalmasını nerden öğrenmişti. Soruyu soran bu defa laf olsun diye, bu yolculuk başka türlü geçmez! Çal da dinleyelim!” deyince ihtiyar başladı gülmeye. «Ne çalması oğul!» dedi. “Keman çalmak kim, ben kim! Bu pazara torunumun düğünü var. Silifke’ye vardım, bir çalgı takımı tuttum. 50 lira da kaparo verdim. Ne olur, ne olmaz bakarsın gelmezler. Hem ele güne rezil oluruz, hem de kaparo yanar. İyisi mi kemancının kemanını rehin aldım. Gelmezlerse keman da benim olur!”


GRAYDERİN YEMEĞİNİ MERAK ETTİ


Hakkâri’nin Dize köyüne ilk gelen motorlu vasıta grayder olmuş. Köylüler merakla makinenin etrafına toplanıp, bir süre hayretle seyretmişler, sonra sormuşlar: “Bu neye yarar?” Teknisyenlerden biri «Yol yapar!» demiş, «Köyünüzün yolunu yapacağız!»


Köylüler buna çök sevinmişler ve grayderin orasını burasını elleyip, sevip okşamışlar! Makine çalışmaya başladıktan sonra bir köylü teknisyenlere, «Kusura kalma bey! diyerek yaklaşmış ve “Bu zavallı güneyin altında çalışıp durur, ne yer ne İçer acaba? Teknisyen gayet ciddi bu soruyu da cevaplandırmış $ “Öğleleri bir bakraç yoğurtla, altı tane yumurta yer ve ayran İçer!”  Öğle  paydosunda köylü elinde  “grayderin yemeği” teknisyenin yanına gelmiş, “Getirdim bey!”  demiş, “bir iki salkım da üzüm kopardı mİ”


AL ŞU 20 LİRAYI


Sarıyer Hâkimi Ferhat Dömeke, İki yıldan beri devam eden bir alacak davasından hayli bunalmıştı, bir celsede tanık gelmiyor, öteki celsede davalı gelmiyor ve duruşma bir türlü bitmiyordu. Ni’hayet son celsede Hâkim Dömeke,  alacaklıya :


“Kuzum» dedi, “Senin kaç lira alacağın var?”


 


Alacaklı boynunu büküp cevap verdi  “20 lira efendim.” Hâkim Ferhat Dömeke bir an düşündü, sonra elini cebine atarak iki on liralık çıkarttı: Al şu yirmi lirayı” dedi. “Ne sen uğraş, ne de ben.”


ÖRDEK YAHNİSİ GÜZEL YEMEKTİR


Otobüs Haymana’dan Ankara’ya geliyordu. Arkada duran muavin yolun kenarında dört beş kişinin beklediğini görünce şoföre bağırdı: “Usta! Birer liradan beş ördek var alayım mı?” Şoför başını çevirmeden cevap verdi:


“Al bakalım!” Yolculardan bir İhtiyar ayağa kalktı arkaya döndü ve şoför muavinine beş lira uzattı bana da beş tane alıver evladım”  dedi. “Çok ucuzmuş! ördek yahnisi de, hani pek güzel olur!” MEMUR KÂĞIDI ÇEKİP KOPARDI


Fethiye’nin Doğanlar ‘köyünde yıllarca önce iki çocuk vardı. Bu iki çocuk o yıl İlkokulu bitirmişlerdi. Köy yeridir orası, ilkokuldan sonra okumak haram ^sayılır gibi bir şeydir. Ama iki çocuk okumayı kafalarına koymuşlardır. Babaları onlardan okumak değil, çifte çubuğa bir el atmalarını beklemektedir. Köyden kaçarlar. Kalkar Antalya’nın Elmalı ilçesine gelirler. Ortaokula yazılırlar. Aylığı altı liraya bir oda tutarlar. Yazları sığır çobanlığı, ırgatlık yapar ve kazandıkları para ‘ile okulu bitirirler, ©iri askeri lise imtihanlarına girer, kazanır. Diğeri sağlık muayenesini kaybeder. Artık yolları ayrılmıştır. Biri sivil, biri askerdir. Sivil olan Antalya Lisesine devam eder. Görmediği iş yoktur. Ne iş bulsa çalışır ve lise son sınıfa gelir. Garsonluk, yol işçiliği, amele kâtipliği her işi yapar. Nihayet lise bu yıl biter. Kalkar İstanbul’a, gelir. İstanbul büyük şehirdir. İstanbul küçük insanları yutan şehirdir. Üniversite imtihanlarına girer. Karnına günlerden beri bir kaşık sıcak çorba girmediği halde hem Hukuk, hem de İktisat Fakültesinin sınavlarını kazanır. İktisadı tercih eder. Bir taraftan da iş aramaktadır. Ama iş nerede? Geceleri üniversite bahçesinde yatmaktadır. Nihayet bir iş bulur. Sultanahmet’teki İşçi Sigortaları Hastanesi inşaatında yağlı boyacıdır. Artık yatacak yeri de vardır. Yatağını inşaata serer. 15 gün önce iş biter! Yine açıktadır. Bir yöne doğru itilmektedir. Kendi kendine mücadele eder.


Boşa kor dolmaz, doluya kor almaz. Kararını verir. Bir arkadaşından 25 lira borç alır ve doğru Marmara Sinemasının gişesine gider. Artık Bilet karaborsacısıdır. Dört günlük kazancı 36 liradır. Beşine) gün Belediye Zabıtası memuru onu yakalar. Bir anda her şey yıkılmıştır. Sığır çobanlığı, garsonluk, inşaat işçiliği, ciltlerle kitap, imtihanlar, üniversiteye giriş… Her şey ama her şey gözünün önünden akıp gitmektedir. Karakolda memur kâğıdı makineye takmış, ifadesini almaktadır. Birden boşanır… Hikâyesi bittiği zaman memur da hıçkırmaktadır. Kâğıdı makineden çekip yırtar ve onu elinden tutup bize getirir. “Benim gücüm buna yetti» der, «Ancak makineden kâğıdı çekip koparmaya”.


Kopan makinedeki kâğıt değil, onun hayat hikâyesinden bir yapraktır. O yine yalnız, o yine işsiz, o yine İşsiz, o yine çaresiz, o yine Türkiye’deki yüz binlerden biridir, o yine yüzüne kapanan ‘kapıların ardında bir an duraklamakta ve yine başka kapılardan içeri girerek “!İş arıyorum efendim.” demektedir. “Ne iş olsa yapanım!”

2 Nisan 2016 Cumartesi

Sürgülü Kompas, Kaynak ve Asfalt

Sürgülü Kompas


Sürgülü kompas, bir civatanm bir somunlu vidanın ya da bir borunun çapım ölçmeye yarayan çok hassas bir ölçü âletidir. Günümüzde teknisyenler çok kesin ölçü, lerle çalışmak mecburiyetinde oldukları için çeşitli hassas ölçü Aletleri yapılmış, tır. Bunlardan sürgülü kompas, bir mili, metrenin onda biri, hattâ daha küçüğünü ölçmeye imkân verir. Vidalı tornacı perge. li denen başka bir âlet ise madenleri levha hâline getiren kimseler ya da tesviye, çiler tarafından kullanılır ve milimetrenin yüzde biri kadar incelikleri ölçmeye yarar. Doğrudan doğruya bakılıp okunabilen verniye cetvelinin genelleştirilmesi hesap cetvellerinin meydana çıkmasına yol açmıştır.


Kaynak (Teknikte)


İki maden parçasını birleştirmek isteyen tenekeci, bu ikisinin arasına bir parça lehim eritip akıtır. Lehim soğumaya başlayınca donar, iyice donunca da bu iki maden parçasını birbirine sımsıkı yapıştırmış olur.


Basit lehim işlerinde ergime derecesi düşük olan kurşun ve kalay alaşımı kullanılır. Lehimcinin elindeki alev püskürten küçük bir lambayla kıpkırmızı hâle gelin, ceye kadar ısıtılmış demirden bir havya bu iş İçin yeter. Ama daha çok sağlamlık istenen büyük işlerde, başka bir maddeye ihtiyaç göstermeyen kaynak yapılır. Bu iş için büyük bir ısıya ihtiyaç vardır. Bu ısı da ya oksiasetilen üfiecinden ya da elek, trik arkından elde edilir. Böylece ergime derecesinden daha fazla ısıtılan iki maden parçası birbirine kaynamış olur.


Asfalt


Büyük şehirlerin kaldırımları ve sokakları, karayollarının zeminleri, petrolden elde edilen ve “bitüm”de denilen asfalt aslından gelen maddelerle kaplanmıştır.


Asfalt. 50 santigrat derecesinin altındaki ısılarda katı hâlde bulunan bir maddedir. Fakat ısının etkisiyle önce yumuşar, sonra da sıvı hâle gelmeye başlar. Bazı ülkeler, de tabii hâlde de bulunabilir. Eskiler bu maddeden tuğlaları sağlamlaştırmak, bir de ölülerini bozulmaz hâle getirmek için yararlanırlardı. Sâf hâldeki asfaltla kaplanan yollar, yağmurlu havalarda çok kaygan güneşli havalarda da çok yumuşak olurlar. Bunun için asfaltı küçük çakıl taneleriyle karıştırır ve sıcakken yola döküp üzerini kaplarlar. Sonra da soğumasına meydan vermeden üzerinden silindirle geçerek düzgün hâle getirirler.


 

1 Nisan 2016 Cuma

Haraşolar ve Saç Modası

Türkiye İş Bankası’nın yerinde, bir döneme damgasını vurmuş olan ve köpek başı logolu plaklarıyla hatırlanan Sahibinin Sesi Plak Stüdyosu (His Master’s Voice) bulunuyordu. Her türlü gramofondan en yeni plaklara kadar her şey bu mağazadaydı. Hemen yanında da locaları ve genişçe pistiyle bir ‘dansing’i andıran, her dansı kıvırabilen ve acemileri yönlendiren konsomatrisleriyle ünlü Vagon Blö (Wagon Bleu) Ban vardı. Bina, ondan da önce Abdülhamid’in başkatibi Süreyya Paşa’ya aitti. Adını bir şekilde buralarda nüfuz sahibi olmuş bir Venedikli veya Cenovalı’dan almış olabileceğini düşündüğüm Korsan ÇıkmazıTıın köşesinde 1900’lerin başında Moskovit (Le Grand Cercle Moscovite) bulunuyordu.


Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Moskovit’ten şöyle bahseder:


“Ortada hora tepen ince belli, levend Kafkas delikanlıları, masaların arasında dolaşan berrak gözlü Rus prensesleri, Asyalı safahatın ve Asyalı coşkunluğun her sesiyle haykıran çılgın bir müzik, yemek esnasında su yerine votkanın insanı birden bire kavrayan sinsi ve kancık tesiri, vakit henüz akşamın dokuz buçuğu olmasına rağmen, herkesin aklını çoktan başından almıştı. O kadar ki burada vestiyerden başlayarak insana bütün hizmet edenler de müşteriler kadar sarhoş görünüyordu.”


1925’te mekanı satın alan George Karpiç (Carpitch) buraya kendi adını verdi. Üç yıl sonra Karpiç, Atatürk’ün isteği üzerine lokantasını Ankara’nın Ulus semtine taşıdı. Karpiç, İstanbul’da bir Rus lokantası açan ilk isimdi. Pera halkı Rus yemeklerini Rejans’tan da önce ilk olarak Karpiç’in 1921’de İngiliz Sarayı’nm tam karşısında açtığı lokanta sayesinde tanımıştı.


Rus Devrimi’nin ardından İstanbul’a akın eden Beyaz Ruslar, İstanbullulara Rus yemeklerini ve Rus müziklerini getirmekle kalmadılar. Ruslar, Beyoğlu’nun eğlence ve fuhuş hayatında zaman zaman abartılsa da önemli bir yere sahipti. Beyoğlu erkeklerinin haraşo diye çağırdığı beyaz tenli, kısa san saçlı, soylu Rus kadınları uzun eldivenleri, dansları, içten davranışlarıyla erkeklerin yüreğini hoplatıyordu. Pera’da fuhuş, gece hayatı ve zevk alemleri yüzyıllardan beri zaten vardı. Ancak Ruslar, kendi alışkanlıklarını var olan hayata katarak daha soylu bir şekle soktu. Aralarında Çarlık Rusya’sının ünlü simalarının, sanatçılarının, sinema yıldızlarının olduğu haraşolar Pera’ya renk kattı.


Willy Sperco, haraşolarla ilgili olarak “hepsinin çok beyaz ve narin elleri, güzel dişleri ve çok hoş gülümsemeleri vardı. Müşteriler genellikle onlara aşık olurlardı. Bu yüzden ihanete uğrayan kadınlar ve genç kızlar, bayağı endişelenmeye başladılar. Türk gazetelerinde bu kadınlar hakkında hoş olmayan yazılar çıktı” diye yazar. (Sperco, Willy, Yüzyılın Başında İstanbul, İstanbul Kitaplığı, İstanbul, 1989)


İstanbul tarihçisi Jak Deleon ise “Beyaz Rusların varlıklarım en çok duyumsattıkları yıllar 1920-24 arasıdır. Bu yıllarda Beyoğlu Beyaz Rus istilasına uğramıştı sanki. Ana caddeler üzerinde kabareler, arka sokaklarda pavyonlar açılıyor, Rus lokantalarının masaları kaldırımlara taşıyor, şarkılı ve danslı şovlar İstanbul gecelerine renk katıyordu. Beyoğlu’nun arka yakasında Odessa ve Kiev genelevlerinden kaçan kadınlar kokain pazarlıyordu” der.


Haraşoların istilasına uğrayan İstanbul, yeni bazı alışkanlıkları da onlardan edinmişti. İstanbul’a gelene dek çok güç günler geçiren, gemilerde pislikten ve sefaletten bitlenen Rus kadınları saçlarını kökünden kestirip başlarına peruk geçirince, önce peruk modası başlamış, perukçular türemiş, sonra saçları biraz uzadı mı da gidip yaptırdıkları “Rusbaşı” denen kısa saç moda olmuştu.


Haraşoların bir diğer hediyesi de İstanbulluları denizle tanıştırmalarıydı. Plaj modası yan çıplak denize giren sarışın Rus dilberlerle başlamıştı. Tarihi memba sularıyla meşhur, “fülürye” kuşlarının öttüğü mesire yeri de bundan böyle haraşoların doldurduğu “Florya” plajı olmuştu.


Haraşolar, İstanbul’da fazla kalmadılar. Teker teker başka diyarlara gittiler. Ama kaldıkları süre içerisinde İstanbul erkeğine kibarlığı, centilmenliği ve saygıyı öğrettiler. Haraşolardan geriye kabareler, pavyon ya da barlar kalmadı ama uzun yıllar hatırlanacak aşklar, anılar, mutluluklar kaldı.


 

27 Mart 2016 Pazar

Şişe Mantarı, Muşamba ve Plastik Maddeler

Şişe Mantarı


Akdeniz bölgesinde yetişen bazı cins meşe ağaçlarının, yağmura, kuraklığa, sıcağa ya da soğuğa karşı koruyan kalın kabuklan vardır. Bu kaim kabuğa “mantar” denir. Bu maddeden şişe mantarı, balık ağı mantan ya da mantarlı muşamba yapılır.


Ağaçların gövdelerini ve köklerini kapla, yıp örten koruyucu maddeye “mantar” adı verilir. Bazı ağaçların üzerindeki bu mantar tabakasının kalınlığı 3, hatta 4 santimetre olur. Bu kabuk her on yılda bir kaldırılarak sökülüp alınır, yeniden gelen mantar eskisinden daha güzel, daha muntazam olur. Bu tabakalar işlenmeden önce suya yatırılıp yumuşatılır. Sonra da kesilerek silindir biçimi mantarlar, özel biçimli şampanya şişesi mantarları, ısı kaybına engel olmak İçin koruyucu madde levhaları yapılır.


Muşamba


Eski bir döşemeyi hem göze çirkin görünmekten kurtarmak, hem de kullanışlı bir zemin elde etmek için yere muşamba döşemek kâfidir. Muşamba, üzeri düz olduğu için hem göze daha güzel gözükür, hem de kolayca silinip temizlendiği için bakımı kolaydır.


Günümüzdeki yapılarda yerleri hem çabuk, hem de ucuz bir şekilde kaplamak için pek çok malzeme vardır. Bunların birçoğu doğrudan doğruya beton döşemenin üzerine yapıştırılır. Başlıcaları, tahta mozaik parke, döşemelik yün kadife ya da plâstik karedir. Bu gibi yer döşemelerinin en eskisi “linoleum” denilen mantarlı yer muşambasıdır. Muşamba, keten yağımla karıştırılmış mantar tozunu keten çuval gibi kaba bir dokuma üzerine döküp sıvayarak yapılır. Üzerine mantarlı yağ sürülen bu geniş dokuma, sonra preslerden geçirilir. En kalın cins muşambalar gemilerde taban kaplaması olarak kullanılır.


Plastik Maddeler


Plastik maddeler, kimyagerler tarafından bulunmuş olan, kolayca kalıplanıp çekil verilen ya da İplik hâline getirilip kumaş gibi dokunabilen, kesilebilen ya da birbirine kaynaştırılan maddelerdir. Tahta, kömür, tuz ya da petrol gibi maddelerden yapılır. İlk plastik imâdeler, selûioit ya da kükürtle vülkanize edilerek sertleştirilmiş kauçuk gibi maddelerdi ve ancak belirli sayıda eşyanın yapımında kullanılırdı. Ama sentetik reçinenin keşfi, bu alanda çok değişik eşyanın yapılmasına yol açtı.


Ambalaj malzemesi, iplikler, kumaşlar ve eskiden tahtadan, madenden ya da camdan yapılan akla gelebilecek her şeyi. Plastik maddelerin ham maddesi tabiatta çok boldur. Kokkömürü gazı, tuz, selüloz, kireç, süt, bitkisel asitler gibi birbirinden çok farklı maddeler plâstik eşyanın yapımında kullanılmaktadır. Çağımız için “Plâstik Çağı” dense yeridir.


 

25 Mart 2016 Cuma

Çiy, Klorofil ve Fotosentez Olayları

Çiy


Çoğu zaman sabahları ormanlardaki ağaçların, yerdeki otların, bitkilerin üzeri küçücük su damlacıklarıyla kaplanır. Bu olay ya bitkinin terlemiş olmasından, ya da su buhan yüklü havanın, yaprakların üzerinde çiy meydana getirmiş olmasından ileri gelir.


Çiy olayı İle bitkinin terleme olayı çoğu zaman birbirine karıştırılır. Çiy, nemli havanın soğuk toprağın ya da çeşitli cisimlerin üzerinde yoğunlaşması olayıdır. Bu damlacıklar bitkilerin üzerinde olduğu gibi yerdeki taşların, hattâ örümcek ağlarının üzerinde de meydana gelebilir. Öte yandan sıcak gecelerde bitkiler tazeliklerini devam ettirebilmek için yapraklarından küçücük su damlacıkları çıkartarak terlerler. Yanlış olarak çiy diye adlandırılan bu su damlacıkları yalnız bitkilerin yaprakları üzerinde görülür, yerlerdeki taşlarda görülmez.


Eskiden köylüler topraklarını ekin değiştirerek zaman zaman da hiçbir yay ekmeyerek dinlendirirlerdi. Günümüzde tarlalarda hep aynı bitkiyi ekip yetiştirmek zorunluluğu toprağın kuvvetini çok düşürmektedir Toprağı devamlı olarak tabii ve aunt gübreyle beslemek gerekmektedir. Son yıllarda plastik endüstrisinde, balıkçılıkta, potas ocaklarında, şeker fabrikalarında ikinci derecede elde edilen maddelerden sunf gübre olarak yararlanılmaktadır.


Klorofil


Yapraklara ve otlara güzelim yeşil rengini veren klorofil denilen bir maddedir. Bitki, bu madde sayesinde yaşayabilir. Sararan bir bitki, klorofilini kaybediyor, ölüme yaklaşıyor demektir.


Klorofil, bitkilere hayat veren maddedir. Klorofil sayesinde bitki, yaşaması İçin gerekil besinleri sağlar ve bunları Özümler, özümleme, bitkinin besinlerini sindirmesidir. Bu olay sonucunda, klorofil, güneş etkisi altında, havadaki karbondioksidi karbonhidrat hâline çevirir. Karbonhidrat, bitki hücresinin ana maddesidir. Klorofilden yoksun bitkiler, meselâ mantarlar, özümleme yapma yetenekleri olmadığı için klorofili bitkilere sarılarak yâni asalak yaşarlar.


Fotosentez


Bütün canlıların enerjisini güneş sağlar. Bitkiler, şekerle diğer besin maddelerini depo edebilmek için güneş ışığından yararlanırlar. Bu olaya fotosentez denir. Hayvanlar ve insanlar da enerjilerini Güney onorjisi bize hem ısı, hem de ışık haline gelir. Rüzgârların, yağmurların, akarsuların, hayvan ve bitkilerin yayması İçin gerekil nemin meydana gelmesini güneş sağlar. Güney ışığı ise klorofili bitkiler tarafından yekerlerln ve nişastaların sentezlinle sağlamak amacıyla kullanılır. Bitkiler, özellikle otlar, ot yiyen hayvanların temel besin maddesidir; böylelikle bu otlar et yiyerek beslenen hayvanların da besin maddesinin temelini meydana yetirirler. Kısacası fotosentez, bütün canlıların beslenmesi için güney enerjisini depo etme olayıdır.