14 Mayıs 2016 Cumartesi

Türkiye’deki Enteresan ve İlgi Çekici Eski Hikâyeler

Asiye Sonunda İşte Böyle Kurtuldu…


Asiye Nasıl Kurtulur? Geçen yılların en çok tutulan oyunu ve sloganıydı. Türkiye’nin bütün sorunlarını bu slogana bağlarlardı: “Asiye Nasıl Kurtulur?” , Bütün ilim irfan sahipleri göz kamaştırıcı ve de parlak laflanma sonunda bu espriyi yaparlardı: Asiye Nasıl Kurtulur?” Gerçekten oyunun sonunda bile Asiye’nin nasıl kurtulacağı belli değildi. Tiyatrodan çıkan herkes kendi kendine aynı-soruyu sorardı:  “Asiye Nasıl Kurtulur? ”


Asiye yoksul bir Anadolu kızıydı. Başından “türlü-çeşitli” macera geçerdi. Anası kötü yola düşmüştür, öğretmeni elinden tutar, zorla evlendirilir, kaçar, birisine âşık olur, adam evli çıkar, büyük şehire iş aramaya gelir, herkes namusuna göz diker, anasının sermayesi olur, başına bir belalı çıkar, sonunda randevu evi patronu olur.


Asiye’nin her macerasının sonunda perde kapanır ve oynun yorumcusu sosyetenin yardım ve iyilikseverlerinden “Sayın Bayanla Asiye’nin durumunu tartışır, bir sonuca varamaz ve döner sorar: Asiye Nasıl Kurtulur?” Sayın Bayan” kalıplaşmış kuralları sıralar, ama Asiye yine kurtulamaz. Asiye Nasıl Kurtulacaktır?


Oyun Ankara’da oynanırken yorumcu yine Sayın Bayan’a Sorar: “Asiye Nasıl Kurtulur?” Ve “Sayın Bayan’ın cevap vermesine fırsat kalmadan arkalarda oturan bir seyirci bağırır: “Almanya’ya gitsin, Almanya’ya!” Yıllardan beri cevabı aranan sorunun en gerçek cevabı da galiba budur?


 Bir “Günlük” Ten Seçme Bölümler…


İki ders böyle geçti. Bir lise öğrencisinin derste tuttuğu günlükten sakıncasız bölümler alınarak düzenlenmiştir. Eğitimimizin hangi ehil ellerde olduğunu gösteren bu günlüğü yine eğitimcilerimizin ıttılaına arz ederiz. “5. Ders. Sa. 16.05”


Osman Bey öksürdü, boğazını temizledi. Şimdi defteri imzalıyor (Unuturum da ücreti alamam diye her zaman peşin imzalar). Şimdi o fıkrayı anlatayım da sonra dersin açıklamasını yapayım diyor (Sanki her zaman ders yapıyor gibi…). Başladı, Yahudi’nin biri Galata Köprüsünde pire zehiri satarmış. Bu zehiri gören pireler hemen ölürler, diyormuş (Arkadaşın biri dışardan geldi. Hocaya bir şeyler söyledi. E, eyi, zıkkım yeyin dedi). Devam. Adamın biri de bu zehirden alıp evine götürmüş. Fakat pireler hiç eksilmemiş. Pireleri tutup zehirin içine atar. Gene faydasız. Pireler azalacağına çoğalıyor. Zehri almış, Yahudiye gitmiş. Yahudi de pireyi zehirin içine değil, zehiri pirenin gözüne atacaksın demiş. Arkadaşlar bir tane daha istediler. Bir laz fıkrası anlat hocam diyorlar.


Bir tane daha lazın birinin başına taş düşmüş, ölmüş. Karısına söylemişler. O da inanmam, onda kafa yok ki demiş. Şimdi filozof kalktı. Hocanın konuşmalarını beğenmişti. Bazı kimseler inançsızmış da. Bunlardan birisi de amcasıymış (Tabii hepsi yalan). Amcası ölmek üzere olduğunu anlayınca onu başına çağırmış. Hep toplanmışlar. Eğer kendine inanç gelirse onlara anlatacakmış. Bir mucize bekliyormuş. Bir ara dalmış. Beni çok güzel bir yere götürüyorlar demiş. Saat 12’ye doğru güzel bir yere götürüyorlar demiş. Hz. Ömer kapıdan girdi. Adana Devlet Hastanesine git, dedi demiş. Kendi kendine hazırlanmış, gitmiş. Orada Allah’a iman getirmiş. Bunların uydurma olduğunu hoca da biliyor ama, dersi nasıl bitirsin, ücret lazım. İnsan okursa her şeyi öğrenirmiş. Batı devletleri bilmem neymiş. İnsanlar maddeye önem verirmiş…


Bilmem. Bir sürü laf. O da hocadan daha geveze. Zaten bir başladı mı susmak bilmez. Kocaman kocaman atıyor. Bir de… Hoca onun sözünü kesti. İnanmanın kârı ve zararının muhasebesini yapmaya başladı. İnançsız insanın hiçbir zararı olmaz, inançsız insansa daima merak içinde olurmuş. Ölümle hayat son bulursa hayatın hiçbir anlamı olmazmış. Doğmadan önce hayat çok güzelmiş. Doğduktan sonra atmosfer değişiyormuş. Doğum bir hayatın başlangıcıymış. Ölümün de bir hayatın başlangıcı olmadığı nereden belliymiş. Hayat ölümle son bulursa çok anlamsızmış.


Sözde ders anlatacaktı. Lafa bir başladı mı bitiremez ki, Alinin oğulları, babalarının vasiyeti üzerine malları deveye yükleyip göndermişler. Sonra oğlu arkasından yetişmiş ki tabut önde develeri çekiyor. Bu olay çok enteresanmış. Şimdi Kerbelaya geçti. Sınıftan konuşanlar var. Hocanın ağzı hiç durmuyor. Yeter artık be… Boğazı ağrıyordu sözde. Bal gibi sesi çıkıyor işte. Bebekler bile inanmaz buna. Filozof gene konuşuyor. Bir başlamasın yeter ki, Osman bey de hiç susmuyor. Ders anlatacaktı. Her zaman olduğu gibi yine iki ders fasa fiso ile geçiyor. Misaller, ispatlarla konuşup duruyor. Arkadaşın biri balığı suya sokarsan yaşamaz deyince boğulur, dedi. Hoca şimdi de aya geçti. Dalgıç suya girermiş. Her yerde oksijen gerekliymiş. İnanç kabul edilmeliymiş. Filozof, bilim doğanı biliyor, öleni de bilsin, diyor. Hoca öksürdü. Ölüm bilmem nedir dedi. Yine bir misal… Öf be! Amma sıktın ha! Arkadaşlar hep birden, anlamıyoruz, dediler. Hoca herkes serbest, dedi. Bir şeyler anlatıyor. Herkes gülüyor. Arkadaşlar bir şeyler söylüyorlar. Filozof gene 2×2=4 eder dedi. Amma çok uğraştı bununla. Napalım, yani 4 ederse? Hoca böyle konuşursa hepimiz kafayı üşütürüz, dedi. Herkes güldü. Hoca şuda kelimeler, onları söyleyelim, dedi. Sultan 15 dakika var hocam, dedi. Hoca 5 dakika da olsa 1, 2 tane söyleriz, dedi. Kelimelere başladı. İki dersi yedikten sonra.  Hoca için verdiği ders mühim değil, alacağı ücret mühim.


Hoca geldi, Ali’ye baktı. Napıyorsunuz, dedi. Not tutuyorlar, günlük tutuyorlar hocam, dediler. Hoca, benim söylediklerimi not tutuyorsanız, kafayı üşütürsünüz, dedi. Doğru söyledi. Ali defteri kapadı. Bitirmiştim zaten, dedi. Ben hâlâ devam ediyorum, Hoca derse başladığı için sağdan, soldan saati sormaya başladılar, Osman Bey, 3. kitabı hepinize alın demeyeceğim.-Zaten sene başında 2. kitabı hepinize aldıramadım ki. Emaneten, hürmeten bir kitap alıp parçayı defterinize yazın, dedi. Seyhanlı o kadar uzun parçayı biz nasıl yazarız deyince, sen yazarken ocakta süt taşmaz, dedi. Sınıftan gürültü geliyor. Hoca, Seyhanlıyla uğraşıyor. Konuştuklarını işitemiyorum.


Beddua, liseyi bitirme gibi laflar geliyor. Bütün sınıf kahkahayı basıyor. Ahmet geldi, bizim yanımıza oturdu. Ali sırada piyano çalıyor. Osman Bey elindeki ders kitabını sıranın üstüne bıraktı. Bir arkadaşla konuşuyor, herkes gülüyor. Gene Seyhanlıyla konuşmaya başladı. Cemil bana, ^Gözlüğe bak!’ dedi. Gözlük bir Ankara kola şişesinin içine papatyaları ıslamış, şişeyi sıraya koymuş, arkada kendi kendine poz veriyor. Bazı arkadaşlar ona bakıp gülüyorlar. Ali, Gözlükten şişeyi istedi, alıp bizim masanın üzerine koydu. Sultan şişeyi bizden alıp masanın üzerine koydu. Hoca, beni dinleyin, (Kim dinliyor ki), birbirinize kırıcı laflar etmeyin, dedi. Bir fıkra anlatıyor.


Oradan biri (zil) artık, eve gideceğiz! dedi. Herkes ayaklandı. Hocanın lafının sonunu alamadım. Hoca, Seyhanlıyla uğraşırken herkes evin yolunu çoktan tutmuştu. İki İngilizce dersi de böylece, Almanya, Japonya, Kore, Paris’teki Dior konfeksiyon atölyesi, her zaman olduğu gibi anlatılmadı ama, ıvır zıvırdan bahsedilerek bitirildi. Hoca memnun, ücret alıyor, “talebe memnun iki ders kaynadı…” Evet, iki ders böyle geçti.


Türkiye’de yıllar yılı kaç ders böyle geçiyor. Rıfat İlgaz Ha Babam Sınıfı’nı boşa yazmamıştır ki! Ve de gülüp geçsinler, diye hiç yazmamıştır.


 


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.