27 Mayıs 2016 Cuma

Yıldırım Telgrafla Doktor Tayini

Kimse bizi “gidenin arkasından teneke çalmakla” suçlayamaz. Milleti ikiye bölen, koskoca bir devlet kadrosunu müsteşarından odacısına kadar tedirgin eden, yerinden eden, can ve mal güvenliğini yok eden, memleketi 70 sente muhtaç eden bir cephenin hiçbir zaman yanında olmadık ve de olmayacağız.


Dün neysek, bugün de oyuz. Çünkü güçlü, halka dayalı, ciddi, adil, sosyal, çağdaş bir devlet yönetiminden yanayız.  Giden cephe böyle değil miydi? Değildi!  Bu öyle bir cepheydi ki…


Bırakın da acı örnekleri bir daha vermeyelim. Acıları bir daha depreştirmeyelim. Süleyman Bey giderayak milletin kürsüsünden feryat ediyordu: “İcraatımızdan hesap sorun!”


Hangisinden? Gece saat 22.30’da yıldırım telgrafla görevden alınan hükümet tabibinden mi? Bir örnektir bu! Sağlık Bakanlığı 22 Aralık 1977 günü Sakarya Valiliğine bir telgraf çeker. Saat 22.30’dur. “Geyve Hükümet Tabibi Dr. Yılmaz Korular’ın Ankara Kalecik Hükümet Tabipliği’ne tayini yapılmıştır. Tel emri alınır alınmaz, emrin tebliği ile tebellüğ edildiğinin telle bildirilmesi rica.”


Ne olmaktadır? Savaş hali mi vardır? Düşman karşısında bozguna uğrayan cephe kumandanı mı değiştirilmektedir? Gece on buçukta yıldırım telgrafla bir hükümet tabibini değiştirmenin âlemi nedir?  Telgrafta bir eksik vardır: “Dakika fevki idamı muciptir” kaydı unutulmuştur.


Bir de o olsa tamam olacaktır. Ama telgrafın saati kadar tarihi de önemlidir.


22 Aralık 1977… Yani gensoru önergesinin verildiği gün… Sanki yangından mal kaçırılmaktadır… Cephecilik budur işte… Bütün bir devlet kadrosunu tedirgin etmek budur işte… Gecenin yarısında bir doktoru yıldırım telgrafla görevden almak… Cephenin icraatı budur işte… “Devietluiarımız” akıllarınca gider ayak işi sağlama almaktadırlar.


 


 

20 Mayıs 2016 Cuma

Eğer Sümüğü Akan Çocuğu Sevebilirsen...

İstanbul’un yeni Milli Eğitim Müdürü Ruhi Kanak’la geçen gün tanıştık. Aslında tanışıklığımız taaa 1969 yıllarına kadar uzardı ama yüz yüze gelmemiştik. Ruhi Kanak AP ve MC dönemlerinin sürüp kıydığı öğretmenlerdendi. Hem de gerekçesiz, soruşturmasız görevden alınan, ülkenin bir sınırından bir sınırına sürülen öğretmenlerdendi.


Şimdiki gibi hakkında soruşturma açılan, müfettiş raporuna dayanılarak görevden alınırken çoğuna, “Aynı ilde hangi okulu istersiniz?” diye sorulanlardan değil. Ruhi Kanak’ı 1969’dan tanırdık demiştik.


1969’da yine sürülmüştü. Öğretmenlikten ayrılıp kırtasiyecilik yapmaya karar vermişti… O günlerde Süleyman Beyin de gazetelerde bir demeci çıkmıştı:


“Kırtasiyeciliği kaldıracağız…”


Ruhi Kanak, bize mektup yazıp sormuştu:


“Sayın Demirel ne zaman yakamızı bırakacak? Kırtasiyeciliğe başlıyoruz, onu da kaldıracakmış!”


Geçen gün Ruhi Kanak’la bunları konuşuyorduk. Eğitim, öğretim, öğretmenlik üzerine konuşuyorduk. Ruhi Kanak, “Hepsinin başı sevgi” diyordu. “Sevgi olmadan bunların hiçbiri olmaz. Öğretmen okulunu bitirirken bir öğretmenimin bize verdiği bir öğüt, ciltler dolusu kitaba bedeldir. Öğretmenimiz şöyle demişti:


“Hepiniz öğretmen olacaksınız, sınıflara gireceksiniz, ilk derste uslu çocuklar göreceksiniz, yaramaz çocuklar göreceksiniz, güzel çocuklar göreceksiniz, çirkin, çocuklar göreceksiniz, sarışın çocuklar göreceksiniz, esmer çocuklar göreceksiniz, hırçın çocuklar göreceksiniz, yumuşak başlı çocuklar göreceksiniz, uyumlu çocuklar göreceksiniz, uyumsuz çocuklar göreceksiniz, hırslı çocuklar göreceksiniz, rahat çocuklar göreceksiniz Ama bir de burnundan sümükleri akan çocuklar göreceksiniz. İşte, bu burnundan sümük akan çocukları görünce, içinizden hemen mendili çıkarıp o çocuğun burnunu silmek geçmezse, çocuğun o sümüğünden iğrenirseniz, bu mesleği bırakın. Siz o zaman öğretmen olamazsınız. Öğretmen olabilmek için, o sümüklü çocuğu sevmek, onun sümüğünü silmek gerek’…”


İçimizden, “Tam Necdet Uğur’a göre bir müdür” diye geçirdik. Yüreği insan sevgisiyle dolu bir bakanın, milli eğitim müdürü de böyle olurdu.6u, Ruhi Kanak’ın eski bir anisiydi… Bir de yenisi vardı.


İstanbul’da göreve başlamasından birkaç gün sonrasına ait bir anısı:


“Göreve başladıktan sonra, bana kentin yoksul semtlerindeki bir lisenin müdürü geldi. Okulunun gereksinmelerini bildirdi. Orta yaşlı bir öğretmendi. Kendisine kaç yıldır bu okulda müdürlük yaptığını sordum:


“On bir yıldır aynı okuldayım. Yorulmuş olacaksınız… Başka bir okulda, daha olanaklı bir semtteki okulda görev verilmesini istemez misiniz?” diye sordum. Müdür bana ne dedi bilir misiniz?


“Benim bu okuldaki görevim daha bitmedi. Birkaç yıl daha bu okulda kalmak istiyorum.”


Şaşırdım: “Nedir sizin bu bitmeyen görevleriniz?”


Pek söylemek istemedi, üstüne gittim: “Herhalde bana söylemek zorundasınız”


Anlattı: “Ben sabahları okula geldiğimde hangi öğrencinin kahvaltı yapıp karnını doyurduğunu, hangilerinin olanaksızlıkları nedeniyle okula aç geldiklerini yüzlerinden okurum. Bu öğrenciler için, anlaştığım bir fırından simitleri, bir bakkaldan da peyniri parasız olarak sağlayıp, onların gururunu incitmeden doyurduktan sonra derse öyle sokarım. Bunun yanında daha pek çok sorunu vardır bizim yörenin. Bu sorunların çoğunu gidermeden bu okuldaki görevimden ayrılmayı düşünmüyorum. Eğer, benim yerime bu göreve getireceğiniz arkadaş, onları anlayabilecekse, onlara bir anne, bir baba olabilecekse, gönül rahatlığı ile görevimi bırakabilirim. Yoksa görevimden memnunum.”


Ruhi Kanak bunları anlattıkça biz düşünüyorduk. Kim bilir, bizim de, sınıflarda kaç kez sümüğümüz akmıştı. Ve kim bilir kaç kez sümüğümüzü o öğretmenlerimiz silmişti.


Ama şimdi… Kardeşi kardeşe vurduran, kırdırtan bir yönetimden sonra öğretmenin yüreğindeki bu sevgiyi nasıl tazeleyecektik?

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Eski Bir Mektup

Sevgili kardeşim ve arkadaşım,


Mektubunu ah vah ve dahi eyvah sesleri arasında okudum. Aman kardeşim sen ne haltlar yemişsin. Ne işler çevirip, neler karıştırmışsın. Anlattıkların ne hesaba gelir, ne de kantara! Ankara’da bir seminere katılacağım, diye tutturmuşsun. Zar zor, torpilsiz işi punduna getirip seminere gitmişsin. Seminer sonunda ilk derecelere girmemekle birlikte yine de başarılı olmuşsun. Tebrik ederim. Ama bundan sonra? İşte ondan sonra işleri karıştırmışsın. Bak neler yaptığını kendi ağzından dinle:


Ankara’dan gelince boş zamanlarımı değerlendirerek 40 daktilo sayfası “Seminer Anılarım” adlı bir rapor hazırladım. Birer örneğini Ankara’daki ilgililere, bir örneğini de çalıştığım fabrikaya verdim. Ankara’dan gelen cevapların hepsinde takdir ve tebrik ediliyordum. Şimdiye kadar seminere katılan hiç kimseden böyle bir rapor gelmediğini bildiriyorlardı. Ancak bizim fabrika idaresi, raporu 8 ay beklettikten sonra kayıtsız kuyutsuz iade etti.


Hey Allah’ım! ‘Kardeşim sen iyice sapıtmışsın, ya da üşütmüşsün. Sen bugüne dek raporların bir işe yaradığım nerede gördün. Raporlar hasıraltı değirmeninin hammaddesidir. Dua et ki iade etmişler. “Tuttum, vazifeli bulunduğum’ muhasebe servisinde bazı yeniliklere kalkıştım. Yıllarca önce bastırılmış, bugünkü işçi ücret ödemelerine ters düşen bordroları değiştirmek için yeni bir örnek hazırladım. Zamandan, kâğıt ve işçilikten tasarruf sağlayacaktım. Netice sıfıra sıfır elde var sıfır.”


Oh olsun! Sana mı kaldı âleme nizam vermek. Sana, salla başını al maaşım, demediler mi? Demişlerdir ama bir kulağından girip, bir kulağından çıkmıştır. Eğer senin dediklerin doğru olsaydı, sayıp büyüklerin herhalde senden önce yaparlardı. Onlar düşünmediğine göre şenin düşünmen, düşünmekten vazgeçtik bir de yapman, ne küstahlık!


Seminerde bir kişi ortalama 1200 liraya mal oluyordu. Bakanlığın harcamalarını da buna eklerseniz maliyet en az 2 bin liraya varacaktı. Seminere 113 kişi gitmişti. Demek ki, devlet bir kalemde 226 bin lirayı bu arkadaşlara harcamıştı. Peki bunun karşılığı ne olmuştu? Yani bu eğitim bizim fabrikaya ne yarar sağlamıştı?  İşbaşı eğitimi organize edilmiş, iş öğretimi planlaşmış, iş usulleri geliştirilmiş, iş münasebetleri düzenlenmiş, haberleşme etkin duruma getirilmiş, iş emniyeti temin edilmiş miydi? Neticede maliyet ne


kadar düşmüş, kalite ne derece yükselmiş, imalattaki artış yüzde kaça çıkmıştı? Kınaca verim ne ölçüde artmıştı?” “Hay Allah’ım! Yahu bunlardan sana ne? Sen garip bir çingenesin, gümüş zurna neyine? Ama dinlemez ki! Daha da devam eder.


“’Bunu anlamak için bir araştırma hareketine giriştim. 27 kişiyle konuşarak kendilerine bazı sorular sordum. Ortaya şahane nedenler çıktı. ‘Bir devlet işletmesinde hâkimi olan zihniyet nedir? İşler neden yatar? Eğitim niçin güme gider? Devlet üretimi neden pahalıdır? Ücretler işe neden düşüktür? Çalışma ne sebeple sabahın karanlığından, akşamın karanlığına kadar sürer? İş,      neden iki misline çıkmaz? Hulasa her şey çarşaf gibi önüme serildi.” İyi halt ettin! Sen şimdi çarşafın akını da, karasını da görürsün. Bak adamı nasıl çarşaflatırlar!


“Bu araştırmanın, eğitim, değerlendirme toplantısında, değerlendirilmesi gerekti. Böyle bir toplantı yapılabilmesi için başvurmadığım kimse kalmadı. Sonunda genel müdürlüğe durumu arz ettim. Genel müdürlük, etkili ve yetkili bir kişiyi gönderdi, Gelen önemli kişi müracaatımın nedenleri ortadayken, sanki başka nedenler varmış, onlar ortaya çıkarılmak isteniyormuş gibi beni sorguya çekti. Aradan iki ay geçti. İki ay sonra o önemli kişinin huzuruna tekrar çıktım. Müracaatımın ne olduğunu soracak oldum, Vay sen misin soran! Önemli kişi bir celallendi kil Ben kim oluyormuşum da eğitimin hesabını sürüyormuşum. Bu ne cüret, ne haddini bilmezlikmiş… Bir fabrika işçisi, kalkacak da koskoca müdürlere, efendi, bunca adam eğitime gitti, yüz binler harcandı, bundan devlet millet ne kazandı, işin püf noktası, aksayan tarafı nedir? diye saracak. Bana, buyurun, diye kapıyı bir gösterdi ki, sorma, ama hiç sorma.”


Sorma ya! Yap yap sonra sorma diye hesap yermekten kaç. ‘Biz sana yıllardan beri ne dedik. Kaçma, karışma, çalışma dedik. Ama sen kim, bizim lafımızı dinlemek kim? Bari bundan sonra aklını başına devşir. Kimsenin dalgasını taşlama. Dönen dümenlere akıl erdirmek senin ne haddine. Sen de yapış kazanın kulpuna! Böyle gelmiş, ama böyle gitmeyecek, diyorsun değil mi? İstediğin kadar de! Sen o zamana1 kadar postu çoktan deldirmiş, kuyruğu titretmiş ölürsün. Ama sen yine bakma benim laflarıma!  Çoluk çocuğa selam.


Atışa devam!

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Türkiye’deki Enteresan ve İlgi Çekici Eski Hikâyeler

Asiye Sonunda İşte Böyle Kurtuldu…


Asiye Nasıl Kurtulur? Geçen yılların en çok tutulan oyunu ve sloganıydı. Türkiye’nin bütün sorunlarını bu slogana bağlarlardı: “Asiye Nasıl Kurtulur?” , Bütün ilim irfan sahipleri göz kamaştırıcı ve de parlak laflanma sonunda bu espriyi yaparlardı: Asiye Nasıl Kurtulur?” Gerçekten oyunun sonunda bile Asiye’nin nasıl kurtulacağı belli değildi. Tiyatrodan çıkan herkes kendi kendine aynı-soruyu sorardı:  “Asiye Nasıl Kurtulur? ”


Asiye yoksul bir Anadolu kızıydı. Başından “türlü-çeşitli” macera geçerdi. Anası kötü yola düşmüştür, öğretmeni elinden tutar, zorla evlendirilir, kaçar, birisine âşık olur, adam evli çıkar, büyük şehire iş aramaya gelir, herkes namusuna göz diker, anasının sermayesi olur, başına bir belalı çıkar, sonunda randevu evi patronu olur.


Asiye’nin her macerasının sonunda perde kapanır ve oynun yorumcusu sosyetenin yardım ve iyilikseverlerinden “Sayın Bayanla Asiye’nin durumunu tartışır, bir sonuca varamaz ve döner sorar: Asiye Nasıl Kurtulur?” Sayın Bayan” kalıplaşmış kuralları sıralar, ama Asiye yine kurtulamaz. Asiye Nasıl Kurtulacaktır?


Oyun Ankara’da oynanırken yorumcu yine Sayın Bayan’a Sorar: “Asiye Nasıl Kurtulur?” Ve “Sayın Bayan’ın cevap vermesine fırsat kalmadan arkalarda oturan bir seyirci bağırır: “Almanya’ya gitsin, Almanya’ya!” Yıllardan beri cevabı aranan sorunun en gerçek cevabı da galiba budur?


 Bir “Günlük” Ten Seçme Bölümler…


İki ders böyle geçti. Bir lise öğrencisinin derste tuttuğu günlükten sakıncasız bölümler alınarak düzenlenmiştir. Eğitimimizin hangi ehil ellerde olduğunu gösteren bu günlüğü yine eğitimcilerimizin ıttılaına arz ederiz. “5. Ders. Sa. 16.05”


Osman Bey öksürdü, boğazını temizledi. Şimdi defteri imzalıyor (Unuturum da ücreti alamam diye her zaman peşin imzalar). Şimdi o fıkrayı anlatayım da sonra dersin açıklamasını yapayım diyor (Sanki her zaman ders yapıyor gibi…). Başladı, Yahudi’nin biri Galata Köprüsünde pire zehiri satarmış. Bu zehiri gören pireler hemen ölürler, diyormuş (Arkadaşın biri dışardan geldi. Hocaya bir şeyler söyledi. E, eyi, zıkkım yeyin dedi). Devam. Adamın biri de bu zehirden alıp evine götürmüş. Fakat pireler hiç eksilmemiş. Pireleri tutup zehirin içine atar. Gene faydasız. Pireler azalacağına çoğalıyor. Zehri almış, Yahudiye gitmiş. Yahudi de pireyi zehirin içine değil, zehiri pirenin gözüne atacaksın demiş. Arkadaşlar bir tane daha istediler. Bir laz fıkrası anlat hocam diyorlar.


Bir tane daha lazın birinin başına taş düşmüş, ölmüş. Karısına söylemişler. O da inanmam, onda kafa yok ki demiş. Şimdi filozof kalktı. Hocanın konuşmalarını beğenmişti. Bazı kimseler inançsızmış da. Bunlardan birisi de amcasıymış (Tabii hepsi yalan). Amcası ölmek üzere olduğunu anlayınca onu başına çağırmış. Hep toplanmışlar. Eğer kendine inanç gelirse onlara anlatacakmış. Bir mucize bekliyormuş. Bir ara dalmış. Beni çok güzel bir yere götürüyorlar demiş. Saat 12’ye doğru güzel bir yere götürüyorlar demiş. Hz. Ömer kapıdan girdi. Adana Devlet Hastanesine git, dedi demiş. Kendi kendine hazırlanmış, gitmiş. Orada Allah’a iman getirmiş. Bunların uydurma olduğunu hoca da biliyor ama, dersi nasıl bitirsin, ücret lazım. İnsan okursa her şeyi öğrenirmiş. Batı devletleri bilmem neymiş. İnsanlar maddeye önem verirmiş…


Bilmem. Bir sürü laf. O da hocadan daha geveze. Zaten bir başladı mı susmak bilmez. Kocaman kocaman atıyor. Bir de… Hoca onun sözünü kesti. İnanmanın kârı ve zararının muhasebesini yapmaya başladı. İnançsız insanın hiçbir zararı olmaz, inançsız insansa daima merak içinde olurmuş. Ölümle hayat son bulursa hayatın hiçbir anlamı olmazmış. Doğmadan önce hayat çok güzelmiş. Doğduktan sonra atmosfer değişiyormuş. Doğum bir hayatın başlangıcıymış. Ölümün de bir hayatın başlangıcı olmadığı nereden belliymiş. Hayat ölümle son bulursa çok anlamsızmış.


Sözde ders anlatacaktı. Lafa bir başladı mı bitiremez ki, Alinin oğulları, babalarının vasiyeti üzerine malları deveye yükleyip göndermişler. Sonra oğlu arkasından yetişmiş ki tabut önde develeri çekiyor. Bu olay çok enteresanmış. Şimdi Kerbelaya geçti. Sınıftan konuşanlar var. Hocanın ağzı hiç durmuyor. Yeter artık be… Boğazı ağrıyordu sözde. Bal gibi sesi çıkıyor işte. Bebekler bile inanmaz buna. Filozof gene konuşuyor. Bir başlamasın yeter ki, Osman bey de hiç susmuyor. Ders anlatacaktı. Her zaman olduğu gibi yine iki ders fasa fiso ile geçiyor. Misaller, ispatlarla konuşup duruyor. Arkadaşın biri balığı suya sokarsan yaşamaz deyince boğulur, dedi. Hoca şimdi de aya geçti. Dalgıç suya girermiş. Her yerde oksijen gerekliymiş. İnanç kabul edilmeliymiş. Filozof, bilim doğanı biliyor, öleni de bilsin, diyor. Hoca öksürdü. Ölüm bilmem nedir dedi. Yine bir misal… Öf be! Amma sıktın ha! Arkadaşlar hep birden, anlamıyoruz, dediler. Hoca herkes serbest, dedi. Bir şeyler anlatıyor. Herkes gülüyor. Arkadaşlar bir şeyler söylüyorlar. Filozof gene 2×2=4 eder dedi. Amma çok uğraştı bununla. Napalım, yani 4 ederse? Hoca böyle konuşursa hepimiz kafayı üşütürüz, dedi. Herkes güldü. Hoca şuda kelimeler, onları söyleyelim, dedi. Sultan 15 dakika var hocam, dedi. Hoca 5 dakika da olsa 1, 2 tane söyleriz, dedi. Kelimelere başladı. İki dersi yedikten sonra.  Hoca için verdiği ders mühim değil, alacağı ücret mühim.


Hoca geldi, Ali’ye baktı. Napıyorsunuz, dedi. Not tutuyorlar, günlük tutuyorlar hocam, dediler. Hoca, benim söylediklerimi not tutuyorsanız, kafayı üşütürsünüz, dedi. Doğru söyledi. Ali defteri kapadı. Bitirmiştim zaten, dedi. Ben hâlâ devam ediyorum, Hoca derse başladığı için sağdan, soldan saati sormaya başladılar, Osman Bey, 3. kitabı hepinize alın demeyeceğim.-Zaten sene başında 2. kitabı hepinize aldıramadım ki. Emaneten, hürmeten bir kitap alıp parçayı defterinize yazın, dedi. Seyhanlı o kadar uzun parçayı biz nasıl yazarız deyince, sen yazarken ocakta süt taşmaz, dedi. Sınıftan gürültü geliyor. Hoca, Seyhanlıyla uğraşıyor. Konuştuklarını işitemiyorum.


Beddua, liseyi bitirme gibi laflar geliyor. Bütün sınıf kahkahayı basıyor. Ahmet geldi, bizim yanımıza oturdu. Ali sırada piyano çalıyor. Osman Bey elindeki ders kitabını sıranın üstüne bıraktı. Bir arkadaşla konuşuyor, herkes gülüyor. Gene Seyhanlıyla konuşmaya başladı. Cemil bana, ^Gözlüğe bak!’ dedi. Gözlük bir Ankara kola şişesinin içine papatyaları ıslamış, şişeyi sıraya koymuş, arkada kendi kendine poz veriyor. Bazı arkadaşlar ona bakıp gülüyorlar. Ali, Gözlükten şişeyi istedi, alıp bizim masanın üzerine koydu. Sultan şişeyi bizden alıp masanın üzerine koydu. Hoca, beni dinleyin, (Kim dinliyor ki), birbirinize kırıcı laflar etmeyin, dedi. Bir fıkra anlatıyor.


Oradan biri (zil) artık, eve gideceğiz! dedi. Herkes ayaklandı. Hocanın lafının sonunu alamadım. Hoca, Seyhanlıyla uğraşırken herkes evin yolunu çoktan tutmuştu. İki İngilizce dersi de böylece, Almanya, Japonya, Kore, Paris’teki Dior konfeksiyon atölyesi, her zaman olduğu gibi anlatılmadı ama, ıvır zıvırdan bahsedilerek bitirildi. Hoca memnun, ücret alıyor, “talebe memnun iki ders kaynadı…” Evet, iki ders böyle geçti.


Türkiye’de yıllar yılı kaç ders böyle geçiyor. Rıfat İlgaz Ha Babam Sınıfı’nı boşa yazmamıştır ki! Ve de gülüp geçsinler, diye hiç yazmamıştır.


 


 

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Sıkıyönetim Halindeki Yaşanan Olaylar

Tarifname


Kimya Fakültesi öğrencilerinden iki arkadaş İstiklal Caddesinde yürürlerken yanlarına “«alkol duvarım» aşmış bir vatandaş yaklaştı ve eğilip sordu: “Abiler ateşiniz var mı?” Biri çıkarıp ateşi verdi: “Bir sigaranız da var mı?” O da verildi.


Adam sigarasını yakıp dumanı çektikten sonra sordu: “Abiler siz sosyalist misiniz?” Hoppala! Bu da nereden çıkmıştı? Adam sorusunun cevabını yine kendisi verdi: “Ateşi de sigarayı da hiç laf etmeden verdiniz de”. Bu da sosyalizmin yeni bir tarifnamesiydi!


Oh Çekince


Köylünün biri panayırdan eşek almış. Satıcı “İyi eşektir, hoş eşektir ama, deh çüşten anlamaz” demiş. “Ya ne yapacağız?” “Oh deyince yürür, amin deyince durur.”


İyi, demiş köylü «Ben de öyle yaparım.» Atlamış eşeğe ve başlamış «Oh!» çekerek köye gitmeye. Eşek her «oh»ta biraz daha hızlanırmış. Ama birden yolun ucunda uçurum gözükmüş. Eşek doludizgin uçuruma gidiyor. Köylü ne diyeceğini unutmuş. “Amini” dese duracak ama aklına gelmiyor. Eşekle birlikte uçurumdan aşağı uçacaklar. Tam uçurumun kenarına geldikleri sırada ne diyeceği köylünün aklına gelmiş. Bir “Amin!” çekmiş ki, yer gök inlemiş. Eşek de durmuş. Köylü bu sefer kurtulduğuna şükredip derinden bir “Oh”  çekmez mİ?!..


İmam Efendi «Kolera» Demedi


Kolera kıtı yine dillere düştü. Geçen yıl adını koymamak için direnip durduğumuz koleraya karşı bu yıl «sözlü mücadele» yapılacak. Yani vatandaşlar öğütle uyarılacak. “ Şunu yapın, bunu yapmayın, şunu yeyin, bunu yemeyin!” denilecek. Vatandaşlarla birlikte, inşallah kolera da bu nasihatleri tutacak!


Geçenlerde aynıyla vaki bir kolera hikâyesi anlattılar. Hikâye İstanbul’un burnunun dibindeki bir ilde geçer. Kolera aşı  ekipleri köylere giderler. Bir köye varıp imamı bulurlar : “Caminin hoparlöründen halka bizim geldiğimizi bildir. Kahvenin önünde toplansınlar, aşı yapalım.” İmam  “Olmaz!  diye itiraz eder. “Ben caminin hoparlöründen sizin geldiğinizi bağıramam!” “Niye?”


“ Kolera kelimesi gâvurcadır, caminin hoparlöründen gavurca kelime çıkmaz. Oradan sadece pzan-ı muhammedi okunur.” Aşı ekibi ımamı kandırmaya çalışır ama nafile! İmam bir türlü razı olmaz. Ekip başka köye gider ve dönüşte yine uğrar, imam hâlâ diretmektedir. Onlar da kahveye gidip isteyenlere aşı yaparlar. Aşıcıların geldiğini duyanlar tek tük sökün etmektedirler. Akşam olup hava kararmaya başlayınca aşıcılar kalkarlar, tam cipe binmek üzereyken birkaç kişi yollarını keser: Herkesi aşılamadan nereye gidiyorsunuz?” “Biz imama söyledik, hoparlörle duyursaydı.” “Biz onu, bunu bilmeyiz, bütün köy aşılanmadan bir yere gidemezsiniz.” Gidersin, gidemezsin, derken aşıcılar bir güzel dayak yeyip köyden alayı vala ile uğurlanırlar. “Zengin” ama çok zengin bir adam varmış.


Ve bu adam her gün bir Mercedes otomobil alırmış…Acaba niçin? Cevap : Belki İpinden bir Coca-Cola çıkar diye…


Çirkin Politikacı İşte Marifetin


Buyur bakalım çirkin politikacı! İşte marifetin ortada! Cumhuriyetin hiçbir devrinde, hiçbir kuvvet Türkiye’yi bu hale getirememişti. Monteni günah gibi ebediyete kadar sırtında taşı… Taşıyabilirsen!


Bana eğitim reformu, dediler, el altından çıkarcılarla anlaştın, uyuttun. Bana toprak reformu, dediler, eveledin ” geveledin, dil üstünde kaydırdın. Sosyal adalet dediler, “Müslümanım diyebilmek hürriyetinden söz ettin. “Devlet aşınıyor» dediler, cevabın, «Yürümekle yollar aşınmaz” oldu.


Taksim Meydanında irfanlar öldürüldü, cihad-ı mukaddesler ilan edildi, misak-ı milli sınırlan reddedildi, Türkiye halktan denildi, üniversitelerde, sokaklarda silahlar patladı, insanlar avlandı ve sen “dur böyle vakalar, Türk polisi yakalar” safsatasını devlet felsefesi sandın.


Anayasa var, kanunlar var diyordun. O sözünü ittiğin anayasada, o yazılı kanunlarda devletin böyle idare edileceği de var mıydı? Bayramlarda huzuruna varıp göstermelik ceket ilikleyip, boyun kırdığın devletin kurucusuna kiminin “deccal”, kiminin «burjuva paşası» dediklerini sana söyleyen olmadı mı? Söylemez olurlar mıydı? Ama sen… Bak, seni, sana anlatalım.


Anlatmadan önce de bir gerçeği itiraf edelim: Yazarıyla, çizeriyle, düşüneniyle, bilim adamıyla, sade vatandaşıyla hepimiz bugünkü durumdan sorumluyuz. Kimimiz korkaklığıyla, kimimiz çıkarcılığıyla, kimimiz eyyamcılığıyla, kimimiz bugün ortaya çıkan sahtekârlığıyla, kimimiz de iyi niyetiyle… Ama sen hükümettin, her işin başı sendin! Ne demiştik? Sana, seni anlatalım, demiştik.


Dinle, belki hatırlarsın… Sıkıyönetim ilan edildiği günlerde Ankara’daydık. Sıkıyönetimin gerekçesi konuşuluyordu. Türkiye’yi bölme çabalan. Cumhuriyeti yıkma oyunları, iç savaş hazırlıkları… Birden lafa karıştın: “Bize de bunları söylemişlerdi!” Senden başka herkesin tüyleri diken diken olmuştu. Devlet koltuğundan ineli şunun şurasında kaç gün olmuştu ki! Biri dayanamadı:


Söylendi de» siz ne yaptınız?” “İnanmamıştık!” Sen zaten neye inanmıştın ki!


Felsefen buydu… Sen böyleydin işte! Böyle olduğun için de “Yurdumuz, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokuldu. Atatürk’ ün hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidi kamuoyunda yitirildi, anayasanın öngördüğü reformlar tahakkuk ettirilmedi ve Türkiye Cumhuriyetinin geleceği ağır bir tehlike içine düşürüldü.” Buyur bakalım şimdi! işte marifetin… Gününü gün etmeyi, herkese mavi boncuk dağıtmayı, devlet idare etmek sananların marifetidir bu!


Asiyab-ı devleti her kim olsa döndürürmüş… Döndürür zahir! Ama işte böyle döndürür. 14 yaşında bir masumun hayatı üzerinde oyun oynatacak insanlık dışı dramı hazırlayarak…