20 Nisan 2016 Çarşamba

Öğüt Gibi Yaşanmış Olaylar

Bir Babadan Bir Oğula…


“Ey yüzkarası vatan haini, çulunu sudan çakarmış tazı. Ve ey Mao mukallidi köle ruhlu sapık. Haysiyet ve insanlıktan nasibini alamamış kefere. Ey yalancı, adi, diplomalı cahil. Şu birkaç satırı senin için yazmak rahatsızlığı içinde bulunan ben; şu hitap için geçen vakte acıyorum. Bunca fedakârlık, 30.00 lira gibi maddi yardımı senin diplomalı cehaletin için mi yaptık? Uyan, yeter melanetin?


Mao sapıklığından, yalancı ve düzenbazlıktan hemen dönüp tövbekâr olmazsan pişmanlığın sana fayda vermeyeceği ve hayatın boyunca hüsrandan kurtulamayacağın bir hal üzerinde otsun. İpinin pazara çıkarılacağını aklına koy. Bir tarafı sidik, diğer tarafı pislik sonu çuyuf olan sümüklü ve kafasız yaratık. Hakkın ebedi laneti üzerinde olsun. Dinsiz, beynamaz mahluk. Kendine gel, çeki düzen ver, tövbekar ol. Sana son ihtarım. Yalvarmaların para etmeyeceği bir hale gelmekten hemen ve ciddiyetle sakın. Şimdilik bu kadar.


Kimimiz oturup kına yakalım, kimimiz de yan gelip birbirimizi kutlayalım. Türkiye’yi işte bu hale getirdik. Bir babanın gencecik oğluna bu mektubu yazdıracak hale… Politikasıyla, gazetecisiyle, satılmışıyla, ahmağıyla, yazarıyla çizeriyle kına yakalım. “İşte marifetimiz bu!” diye.


 Kanal Açtı Ağa Düştü


Şarkışla’da Deniz Gezmiş ile Yusuf Aslan’ı görüp yakalayan Bekçi Salih Yıldız’ın terfi ettirilerek polis yapılmasına şiddetle karşı çıkmaktayız. Hemen “Ayıp bu yaptığın!” diye itiraz etmeyin. Ne Şarkışla’yı görmüşlüğümüz, ne de çekçi Salih Yıldızla bir alışverişimiz var. Yalnız apaçık i haksızlığı önlemeye çalışıyoruz o kadar! Önce meseleyi şöyle bir özetleyelim. Bekçi Salih Yıldız ne yapmış? Şarkışla’da gece iki şüpheli kişi görmüş.


Onları kara-kola davet etmiş, ondan sonra da çıngar çıkmış ve Deniz Gezmiş’le Yusuf Aslan ele geçmiş. Böyle değil mi? Siz böyle bilin! Kazın ayağı ve de eşeğin kuyruğu hiç öyle değil! Önce meselenin aslını öğrenin de ondan sonra bekçi efendiyi polis yapın. Meselenin aslını astarını nereden mi, kimden mi öğreneceğiz? En yetkili kim mi? El insaf, derim size! Her ne kadar müstafiyse de anlı şanlı ve de pek namlı içişleri Bakanımız Haldun Menteşeoğlu ne güne duruyor. Bir kulak verin de dinleyin adamcağızı:


“Ben. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının işlediği suçların tadadını yapmayacağım. Bunu biliyorsunuz. Onu yakalamak için Ankara’da ve bütün Türkiye’de uyguladığımız asayiş sisteminin niteliğini kesin hatlarla özetlemek isterim. Uyguladığımız takip sistemi taramaya bazı yerlerde baskına, tacize tedirginliğe ve yol kesme gibi unsurlara dayalı bir sistemdir. Bu sistemin uygulanması, onları yer değiştirmeye mecbur edecek bir vasfı da taşımaktadır.


Yer değiştirdikleri takdirde, alınmış olan tedbirler ağma düşeceği tabii ve mukadderdi. Bu sistem hem Ankara’da bütün gücüyle uygulanmış, hem Türkiye’nin her tarafında Türk polisi ve Türk jandarması bu sistemi kendi çapında uygulamakta idi. Ankara’da bunların büyük bir yataklık ve himaye çevresine sahip oldukları tespit olunmuştur. Sistemimizin özelliği olan bir taktik de bazı yerlerde gevşemeler yaparak çıkmalarına imkân vermek ve kurulan tedbirler ağına düşmek idi. İşte bunlar da Ankara’nın boşalan bir kanalından çıkmışlar, fakat vatanın diğer köşesinde kurulan bir ağa düşmüşlerdir.”


Gözünü sevdiğim, Polis Teşkilatı değil, balıkçı takımı! Ne sistem, ne sistem! Önce kovalamışlar, sonra kanal açmışlar, daha sonra da Bekçi Salih Yıldız’ın eline ağı verip balığı çevirmişler. Bildiğimiz kadarla üç çeşit ağ vardır. Birine çevirme derler, birine dalyan derler, üçüncüsü de kepçe ağdır. Herhalde Bekçi Salih Yıldız’ın elindeki ağ kepçe cinsinden olacak. Savurmuş kepçeyi, hop yakalamış balığı!


Şimdi Bekçi Salih Yıldız’ın terfi ettirilmesine niçin karşı çıktığımızı anladınız mı? Yaptığı iş mi yani? Elindeki kepçe, kaçan balığı çevirmiş. Onu babam da yapar! Mesele balığı tedirgin edip kaçırmak, sonra kanala sokmak, oradan da kanalın ağzında birini bekletip ağa düşürmek. Bekçi Salih efendi polis olursa, koca Bakanları “tarzanları aslanları, kaplanları, yiğitleri ne yapacağız. Hadi polisi komiser, komiseri  baş komiser,  baş komiseri Emniyet Amiri, Emniyet Amirini Emniyet Müdürü yaptık. Ya anlı şanlı ve de pek namlı İçişleri Bakanını ne yapacağız. Onu da Başbakan yapamayız ya! Hem, zaten zavallıcık koltuğuna doyamadan gitti.


İşte Bekçi Salih efendinin terfi etmesine bundan karşıyız. Koca Menteşeoğlu’nun hakkının yenmesine razı değiliz. Zaten başına gelenler yeter. Bir de nispet yapar gibi Bekçi Salih efendiyi terfi ettirmeyelim de adamcağızı şeyden düşmüşe döndürmeyelim. Düşenin dostu yoktur ama… Bu kadarı da fazla!


FARK


Adam otomobiliyle bir şehirden birine gidiyormuş. Gideceği şehire birkaç kilometre kala lastiği patlamış. Arabayı kenara çekip tekerleği sökmüş, cıvataları jant kapağının içine koyup stepneyi takmaya başlamış. Birden arkasından gelen bir otomobil jant kapağına çarpmış ve kapak havaya fırlamış, içindeki cıvatalar da kaybolmuş. Adam beyninden vurulmuş. Şimdi ne olacak? Cıvataları nereden bulacak. Kara kara düşünürken karşıdaki binadan birisi bağırmış: Düşünüp durma yahu! Diğer üç tekerlekten birer tane cıvata sök, tak. Seni şehire kadar idare eder.”


Adam “Sahi yahu!” demiş. “Bunu hiç düşünmemiştim.” Adamın dediğini yapıp tekerleği yerine taktıktan sonra teşekkür etmek için başını kaldırmış. Aaaa akıl hastanesi. Adam da delinin biri olmalı. Şaşırmış ve akıl veren adama dönmüş:


“Yahu sen deli değil misin? Nasıl akıl ettin bunu? Adam da cevap vermiş: “Biz deliyiz beyim, deli; aptal değiliz. Aptallık başka şey, delilik başka şey.”


 

6 Nisan 2016 Çarşamba

İnsanlığa Katkı Sağlayan Mucitler

Kari Friedrich Drais


Von Saverbronn baronu, Alman ormancısı ve mühendisidir. 1785’te Karlsruhe’de (Almanya) doğdu, 1851’de aynı yerde öldü. «Drezin» adıyla bilinen, bisiklete benzer bir taşıt aracını icat etti ve ilk modelini Paris’te sergiledi.


Baron Drais’in şöhreti, Paris’e kendisinden daha önce gelmişti, icat ettiği «drezin»iyle Karlsruhe – Strasburg arasındaki 75 kilometrelik yolu, o devre göre. 4 saat gibi kısa sayılacak bir sürede, yâni iyi bir yürüyüşçüden çok daha az bir zamanda aldığı biliniyordu. Nihayet, 1818 yılında, aracını herkesin görmesi için Paris’e getirdi. Bunun bir selesi vardı, tekerleği eklemli idi ve bir gidonla yönetiliyordu. Bu ancak düz olarak gidebilen, tahtadan bir çeşit at veya aslan olan selerifer’e (ilkel bisiklete) göre, büyük bir gelişmeydi. Bununla beraber Paris’liler, Baron’la alay ettiler. 40 yıl sonra ise, bisiklet (ön tekerleği pedalla döndürülerek giden bisiklet) denilen aracı daha çok beğendiler. Bu aracın, pedalları, nihayet, ayakların yerden kesilmesine imkân veriyor, fakat çok büyük ön tekerlek üstüne eğilmiş olan binici, sık sık düşüyordu.


Cyrus Hall McCormick


Amerika’li mucit ve sanayici, 1809’da Walnut Grove’da (A.B.D.) doğdu, 1884’te Chicago’da (A.B. D.) öldü.


Biçer düğerin ve tarım makinelerinin yapımına önayak oldu. Uçsuz bucaksız topraklarda yapılan tarımsal çalışmalar, birçok mucidin kafasında tarım araçlarını makineleştirmek fikrini doğurmuştu. İskoçya’lı bir papaz olan Bell, biçme makinesini icad etmiş ve Amerika’lı Hussey, bu makineye hızla gidip gelen dişli iki bıçak takarak, onun kesici kısımlarını daha mükemmel bir hâle getirmişti. Otomat bebekler yapmaya çok meraklı bir tamircinin oğlu olan McCormick, ilk biçer-döğeri tasarladı ve bu tasarısını geliştirmek için üzerinde devamlı olarak çalıştı. Yapılan ilk denemede makine, bir günde, on kişinin yapabileceği işi yaptı. McCormick, tarım işlerini sanayileştirerek köylünün daha iyi şartlarla çalışmasını sağladı ve topraktan elde edilen verimi büyük ölçüde artırdı.


Fuchs


Leonhart Fuchs, Alman botanikçisi, 1501’de Wemding’de (Almanya) doğdu, 1566’da Tubingen’de (Almanya) öldü.


Bahçelerimizi süsleyen bir bitki cinsine (fuchsia) hdı verildi. Bilimle uğraşan meşhur alman ailesi Fuchs’lar arasında, botanikçi Leonhart Fuchs, özellikle uğraştığı bilim dalına yeni bir hamle kazandırması bakımından dikkati çekmiştir. Bitkiler alanında devrine kadar bilinenleri gözden geçiren ve ondan daha bilgili önceki kişilerin birçok hatâsını düzelten iki ciltlik •Bitkiler Tarihi» isimli1 bir kitap yazdı. Fuchs’un eserlerinin bilimsel üstünlüğünü ilgililer kabul etti ve Fransız botanikçisi Plumier 1700 yılları civarında Fransa’ya getirdiği, güzel kırmızı çiçekli amerikan bitkisine «fuchsia» (küpe çiçeği) adını vererek ona olan saygısını belirtti. Eskiden pamuklu kumaşları boyamak için kullanılan ve devrimizde biyoloji bilginleri tarafından yararlanılan «fuchsine» adındaki kırmızı renkli boyayıcı madde de, Fuchs’un ismini şerefle yaşatmaya devam etmektedir.


 


 

Grayderin Yemeği

KEMAN


Kaptıkaçtı Silifke’den kalkmış Mersin’e gidiyordu. Arkada oturan ihtiyar bir köylü kucağında kırmızı beze sarılmış bir şeyi sıkı sıkıya tutuyordu. ‘Bütün dikkatini ona vermiş örselenmesinden, zedelenmesinden korkuyordu. Yolculardan biri merak etti sordu: “Hayrola baba!” dedi. “Nedir kucağındaki? Kırılacak bir şey mi?” İhtiyar sakin sakın cevap verdi :


“Keman!”Bütün yolcular şaşırdı. İhtiyar köylü kemandan ne anlardı! Çalmasını nerden öğrenmişti. Soruyu soran bu defa laf olsun diye, bu yolculuk başka türlü geçmez! Çal da dinleyelim!” deyince ihtiyar başladı gülmeye. «Ne çalması oğul!» dedi. “Keman çalmak kim, ben kim! Bu pazara torunumun düğünü var. Silifke’ye vardım, bir çalgı takımı tuttum. 50 lira da kaparo verdim. Ne olur, ne olmaz bakarsın gelmezler. Hem ele güne rezil oluruz, hem de kaparo yanar. İyisi mi kemancının kemanını rehin aldım. Gelmezlerse keman da benim olur!”


GRAYDERİN YEMEĞİNİ MERAK ETTİ


Hakkâri’nin Dize köyüne ilk gelen motorlu vasıta grayder olmuş. Köylüler merakla makinenin etrafına toplanıp, bir süre hayretle seyretmişler, sonra sormuşlar: “Bu neye yarar?” Teknisyenlerden biri «Yol yapar!» demiş, «Köyünüzün yolunu yapacağız!»


Köylüler buna çök sevinmişler ve grayderin orasını burasını elleyip, sevip okşamışlar! Makine çalışmaya başladıktan sonra bir köylü teknisyenlere, «Kusura kalma bey! diyerek yaklaşmış ve “Bu zavallı güneyin altında çalışıp durur, ne yer ne İçer acaba? Teknisyen gayet ciddi bu soruyu da cevaplandırmış $ “Öğleleri bir bakraç yoğurtla, altı tane yumurta yer ve ayran İçer!”  Öğle  paydosunda köylü elinde  “grayderin yemeği” teknisyenin yanına gelmiş, “Getirdim bey!”  demiş, “bir iki salkım da üzüm kopardı mİ”


AL ŞU 20 LİRAYI


Sarıyer Hâkimi Ferhat Dömeke, İki yıldan beri devam eden bir alacak davasından hayli bunalmıştı, bir celsede tanık gelmiyor, öteki celsede davalı gelmiyor ve duruşma bir türlü bitmiyordu. Ni’hayet son celsede Hâkim Dömeke,  alacaklıya :


“Kuzum» dedi, “Senin kaç lira alacağın var?”


 


Alacaklı boynunu büküp cevap verdi  “20 lira efendim.” Hâkim Ferhat Dömeke bir an düşündü, sonra elini cebine atarak iki on liralık çıkarttı: Al şu yirmi lirayı” dedi. “Ne sen uğraş, ne de ben.”


ÖRDEK YAHNİSİ GÜZEL YEMEKTİR


Otobüs Haymana’dan Ankara’ya geliyordu. Arkada duran muavin yolun kenarında dört beş kişinin beklediğini görünce şoföre bağırdı: “Usta! Birer liradan beş ördek var alayım mı?” Şoför başını çevirmeden cevap verdi:


“Al bakalım!” Yolculardan bir İhtiyar ayağa kalktı arkaya döndü ve şoför muavinine beş lira uzattı bana da beş tane alıver evladım”  dedi. “Çok ucuzmuş! ördek yahnisi de, hani pek güzel olur!” MEMUR KÂĞIDI ÇEKİP KOPARDI


Fethiye’nin Doğanlar ‘köyünde yıllarca önce iki çocuk vardı. Bu iki çocuk o yıl İlkokulu bitirmişlerdi. Köy yeridir orası, ilkokuldan sonra okumak haram ^sayılır gibi bir şeydir. Ama iki çocuk okumayı kafalarına koymuşlardır. Babaları onlardan okumak değil, çifte çubuğa bir el atmalarını beklemektedir. Köyden kaçarlar. Kalkar Antalya’nın Elmalı ilçesine gelirler. Ortaokula yazılırlar. Aylığı altı liraya bir oda tutarlar. Yazları sığır çobanlığı, ırgatlık yapar ve kazandıkları para ‘ile okulu bitirirler, ©iri askeri lise imtihanlarına girer, kazanır. Diğeri sağlık muayenesini kaybeder. Artık yolları ayrılmıştır. Biri sivil, biri askerdir. Sivil olan Antalya Lisesine devam eder. Görmediği iş yoktur. Ne iş bulsa çalışır ve lise son sınıfa gelir. Garsonluk, yol işçiliği, amele kâtipliği her işi yapar. Nihayet lise bu yıl biter. Kalkar İstanbul’a, gelir. İstanbul büyük şehirdir. İstanbul küçük insanları yutan şehirdir. Üniversite imtihanlarına girer. Karnına günlerden beri bir kaşık sıcak çorba girmediği halde hem Hukuk, hem de İktisat Fakültesinin sınavlarını kazanır. İktisadı tercih eder. Bir taraftan da iş aramaktadır. Ama iş nerede? Geceleri üniversite bahçesinde yatmaktadır. Nihayet bir iş bulur. Sultanahmet’teki İşçi Sigortaları Hastanesi inşaatında yağlı boyacıdır. Artık yatacak yeri de vardır. Yatağını inşaata serer. 15 gün önce iş biter! Yine açıktadır. Bir yöne doğru itilmektedir. Kendi kendine mücadele eder.


Boşa kor dolmaz, doluya kor almaz. Kararını verir. Bir arkadaşından 25 lira borç alır ve doğru Marmara Sinemasının gişesine gider. Artık Bilet karaborsacısıdır. Dört günlük kazancı 36 liradır. Beşine) gün Belediye Zabıtası memuru onu yakalar. Bir anda her şey yıkılmıştır. Sığır çobanlığı, garsonluk, inşaat işçiliği, ciltlerle kitap, imtihanlar, üniversiteye giriş… Her şey ama her şey gözünün önünden akıp gitmektedir. Karakolda memur kâğıdı makineye takmış, ifadesini almaktadır. Birden boşanır… Hikâyesi bittiği zaman memur da hıçkırmaktadır. Kâğıdı makineden çekip yırtar ve onu elinden tutup bize getirir. “Benim gücüm buna yetti» der, «Ancak makineden kâğıdı çekip koparmaya”.


Kopan makinedeki kâğıt değil, onun hayat hikâyesinden bir yapraktır. O yine yalnız, o yine işsiz, o yine İşsiz, o yine çaresiz, o yine Türkiye’deki yüz binlerden biridir, o yine yüzüne kapanan ‘kapıların ardında bir an duraklamakta ve yine başka kapılardan içeri girerek “!İş arıyorum efendim.” demektedir. “Ne iş olsa yapanım!”

2 Nisan 2016 Cumartesi

Sürgülü Kompas, Kaynak ve Asfalt

Sürgülü Kompas


Sürgülü kompas, bir civatanm bir somunlu vidanın ya da bir borunun çapım ölçmeye yarayan çok hassas bir ölçü âletidir. Günümüzde teknisyenler çok kesin ölçü, lerle çalışmak mecburiyetinde oldukları için çeşitli hassas ölçü Aletleri yapılmış, tır. Bunlardan sürgülü kompas, bir mili, metrenin onda biri, hattâ daha küçüğünü ölçmeye imkân verir. Vidalı tornacı perge. li denen başka bir âlet ise madenleri levha hâline getiren kimseler ya da tesviye, çiler tarafından kullanılır ve milimetrenin yüzde biri kadar incelikleri ölçmeye yarar. Doğrudan doğruya bakılıp okunabilen verniye cetvelinin genelleştirilmesi hesap cetvellerinin meydana çıkmasına yol açmıştır.


Kaynak (Teknikte)


İki maden parçasını birleştirmek isteyen tenekeci, bu ikisinin arasına bir parça lehim eritip akıtır. Lehim soğumaya başlayınca donar, iyice donunca da bu iki maden parçasını birbirine sımsıkı yapıştırmış olur.


Basit lehim işlerinde ergime derecesi düşük olan kurşun ve kalay alaşımı kullanılır. Lehimcinin elindeki alev püskürten küçük bir lambayla kıpkırmızı hâle gelin, ceye kadar ısıtılmış demirden bir havya bu iş İçin yeter. Ama daha çok sağlamlık istenen büyük işlerde, başka bir maddeye ihtiyaç göstermeyen kaynak yapılır. Bu iş için büyük bir ısıya ihtiyaç vardır. Bu ısı da ya oksiasetilen üfiecinden ya da elek, trik arkından elde edilir. Böylece ergime derecesinden daha fazla ısıtılan iki maden parçası birbirine kaynamış olur.


Asfalt


Büyük şehirlerin kaldırımları ve sokakları, karayollarının zeminleri, petrolden elde edilen ve “bitüm”de denilen asfalt aslından gelen maddelerle kaplanmıştır.


Asfalt. 50 santigrat derecesinin altındaki ısılarda katı hâlde bulunan bir maddedir. Fakat ısının etkisiyle önce yumuşar, sonra da sıvı hâle gelmeye başlar. Bazı ülkeler, de tabii hâlde de bulunabilir. Eskiler bu maddeden tuğlaları sağlamlaştırmak, bir de ölülerini bozulmaz hâle getirmek için yararlanırlardı. Sâf hâldeki asfaltla kaplanan yollar, yağmurlu havalarda çok kaygan güneşli havalarda da çok yumuşak olurlar. Bunun için asfaltı küçük çakıl taneleriyle karıştırır ve sıcakken yola döküp üzerini kaplarlar. Sonra da soğumasına meydan vermeden üzerinden silindirle geçerek düzgün hâle getirirler.


 

1 Nisan 2016 Cuma

Haraşolar ve Saç Modası

Türkiye İş Bankası’nın yerinde, bir döneme damgasını vurmuş olan ve köpek başı logolu plaklarıyla hatırlanan Sahibinin Sesi Plak Stüdyosu (His Master’s Voice) bulunuyordu. Her türlü gramofondan en yeni plaklara kadar her şey bu mağazadaydı. Hemen yanında da locaları ve genişçe pistiyle bir ‘dansing’i andıran, her dansı kıvırabilen ve acemileri yönlendiren konsomatrisleriyle ünlü Vagon Blö (Wagon Bleu) Ban vardı. Bina, ondan da önce Abdülhamid’in başkatibi Süreyya Paşa’ya aitti. Adını bir şekilde buralarda nüfuz sahibi olmuş bir Venedikli veya Cenovalı’dan almış olabileceğini düşündüğüm Korsan ÇıkmazıTıın köşesinde 1900’lerin başında Moskovit (Le Grand Cercle Moscovite) bulunuyordu.


Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Moskovit’ten şöyle bahseder:


“Ortada hora tepen ince belli, levend Kafkas delikanlıları, masaların arasında dolaşan berrak gözlü Rus prensesleri, Asyalı safahatın ve Asyalı coşkunluğun her sesiyle haykıran çılgın bir müzik, yemek esnasında su yerine votkanın insanı birden bire kavrayan sinsi ve kancık tesiri, vakit henüz akşamın dokuz buçuğu olmasına rağmen, herkesin aklını çoktan başından almıştı. O kadar ki burada vestiyerden başlayarak insana bütün hizmet edenler de müşteriler kadar sarhoş görünüyordu.”


1925’te mekanı satın alan George Karpiç (Carpitch) buraya kendi adını verdi. Üç yıl sonra Karpiç, Atatürk’ün isteği üzerine lokantasını Ankara’nın Ulus semtine taşıdı. Karpiç, İstanbul’da bir Rus lokantası açan ilk isimdi. Pera halkı Rus yemeklerini Rejans’tan da önce ilk olarak Karpiç’in 1921’de İngiliz Sarayı’nm tam karşısında açtığı lokanta sayesinde tanımıştı.


Rus Devrimi’nin ardından İstanbul’a akın eden Beyaz Ruslar, İstanbullulara Rus yemeklerini ve Rus müziklerini getirmekle kalmadılar. Ruslar, Beyoğlu’nun eğlence ve fuhuş hayatında zaman zaman abartılsa da önemli bir yere sahipti. Beyoğlu erkeklerinin haraşo diye çağırdığı beyaz tenli, kısa san saçlı, soylu Rus kadınları uzun eldivenleri, dansları, içten davranışlarıyla erkeklerin yüreğini hoplatıyordu. Pera’da fuhuş, gece hayatı ve zevk alemleri yüzyıllardan beri zaten vardı. Ancak Ruslar, kendi alışkanlıklarını var olan hayata katarak daha soylu bir şekle soktu. Aralarında Çarlık Rusya’sının ünlü simalarının, sanatçılarının, sinema yıldızlarının olduğu haraşolar Pera’ya renk kattı.


Willy Sperco, haraşolarla ilgili olarak “hepsinin çok beyaz ve narin elleri, güzel dişleri ve çok hoş gülümsemeleri vardı. Müşteriler genellikle onlara aşık olurlardı. Bu yüzden ihanete uğrayan kadınlar ve genç kızlar, bayağı endişelenmeye başladılar. Türk gazetelerinde bu kadınlar hakkında hoş olmayan yazılar çıktı” diye yazar. (Sperco, Willy, Yüzyılın Başında İstanbul, İstanbul Kitaplığı, İstanbul, 1989)


İstanbul tarihçisi Jak Deleon ise “Beyaz Rusların varlıklarım en çok duyumsattıkları yıllar 1920-24 arasıdır. Bu yıllarda Beyoğlu Beyaz Rus istilasına uğramıştı sanki. Ana caddeler üzerinde kabareler, arka sokaklarda pavyonlar açılıyor, Rus lokantalarının masaları kaldırımlara taşıyor, şarkılı ve danslı şovlar İstanbul gecelerine renk katıyordu. Beyoğlu’nun arka yakasında Odessa ve Kiev genelevlerinden kaçan kadınlar kokain pazarlıyordu” der.


Haraşoların istilasına uğrayan İstanbul, yeni bazı alışkanlıkları da onlardan edinmişti. İstanbul’a gelene dek çok güç günler geçiren, gemilerde pislikten ve sefaletten bitlenen Rus kadınları saçlarını kökünden kestirip başlarına peruk geçirince, önce peruk modası başlamış, perukçular türemiş, sonra saçları biraz uzadı mı da gidip yaptırdıkları “Rusbaşı” denen kısa saç moda olmuştu.


Haraşoların bir diğer hediyesi de İstanbulluları denizle tanıştırmalarıydı. Plaj modası yan çıplak denize giren sarışın Rus dilberlerle başlamıştı. Tarihi memba sularıyla meşhur, “fülürye” kuşlarının öttüğü mesire yeri de bundan böyle haraşoların doldurduğu “Florya” plajı olmuştu.


Haraşolar, İstanbul’da fazla kalmadılar. Teker teker başka diyarlara gittiler. Ama kaldıkları süre içerisinde İstanbul erkeğine kibarlığı, centilmenliği ve saygıyı öğrettiler. Haraşolardan geriye kabareler, pavyon ya da barlar kalmadı ama uzun yıllar hatırlanacak aşklar, anılar, mutluluklar kaldı.


 

27 Mart 2016 Pazar

Şişe Mantarı, Muşamba ve Plastik Maddeler

Şişe Mantarı


Akdeniz bölgesinde yetişen bazı cins meşe ağaçlarının, yağmura, kuraklığa, sıcağa ya da soğuğa karşı koruyan kalın kabuklan vardır. Bu kaim kabuğa “mantar” denir. Bu maddeden şişe mantarı, balık ağı mantan ya da mantarlı muşamba yapılır.


Ağaçların gövdelerini ve köklerini kapla, yıp örten koruyucu maddeye “mantar” adı verilir. Bazı ağaçların üzerindeki bu mantar tabakasının kalınlığı 3, hatta 4 santimetre olur. Bu kabuk her on yılda bir kaldırılarak sökülüp alınır, yeniden gelen mantar eskisinden daha güzel, daha muntazam olur. Bu tabakalar işlenmeden önce suya yatırılıp yumuşatılır. Sonra da kesilerek silindir biçimi mantarlar, özel biçimli şampanya şişesi mantarları, ısı kaybına engel olmak İçin koruyucu madde levhaları yapılır.


Muşamba


Eski bir döşemeyi hem göze çirkin görünmekten kurtarmak, hem de kullanışlı bir zemin elde etmek için yere muşamba döşemek kâfidir. Muşamba, üzeri düz olduğu için hem göze daha güzel gözükür, hem de kolayca silinip temizlendiği için bakımı kolaydır.


Günümüzdeki yapılarda yerleri hem çabuk, hem de ucuz bir şekilde kaplamak için pek çok malzeme vardır. Bunların birçoğu doğrudan doğruya beton döşemenin üzerine yapıştırılır. Başlıcaları, tahta mozaik parke, döşemelik yün kadife ya da plâstik karedir. Bu gibi yer döşemelerinin en eskisi “linoleum” denilen mantarlı yer muşambasıdır. Muşamba, keten yağımla karıştırılmış mantar tozunu keten çuval gibi kaba bir dokuma üzerine döküp sıvayarak yapılır. Üzerine mantarlı yağ sürülen bu geniş dokuma, sonra preslerden geçirilir. En kalın cins muşambalar gemilerde taban kaplaması olarak kullanılır.


Plastik Maddeler


Plastik maddeler, kimyagerler tarafından bulunmuş olan, kolayca kalıplanıp çekil verilen ya da İplik hâline getirilip kumaş gibi dokunabilen, kesilebilen ya da birbirine kaynaştırılan maddelerdir. Tahta, kömür, tuz ya da petrol gibi maddelerden yapılır. İlk plastik imâdeler, selûioit ya da kükürtle vülkanize edilerek sertleştirilmiş kauçuk gibi maddelerdi ve ancak belirli sayıda eşyanın yapımında kullanılırdı. Ama sentetik reçinenin keşfi, bu alanda çok değişik eşyanın yapılmasına yol açtı.


Ambalaj malzemesi, iplikler, kumaşlar ve eskiden tahtadan, madenden ya da camdan yapılan akla gelebilecek her şeyi. Plastik maddelerin ham maddesi tabiatta çok boldur. Kokkömürü gazı, tuz, selüloz, kireç, süt, bitkisel asitler gibi birbirinden çok farklı maddeler plâstik eşyanın yapımında kullanılmaktadır. Çağımız için “Plâstik Çağı” dense yeridir.


 

25 Mart 2016 Cuma

Çiy, Klorofil ve Fotosentez Olayları

Çiy


Çoğu zaman sabahları ormanlardaki ağaçların, yerdeki otların, bitkilerin üzeri küçücük su damlacıklarıyla kaplanır. Bu olay ya bitkinin terlemiş olmasından, ya da su buhan yüklü havanın, yaprakların üzerinde çiy meydana getirmiş olmasından ileri gelir.


Çiy olayı İle bitkinin terleme olayı çoğu zaman birbirine karıştırılır. Çiy, nemli havanın soğuk toprağın ya da çeşitli cisimlerin üzerinde yoğunlaşması olayıdır. Bu damlacıklar bitkilerin üzerinde olduğu gibi yerdeki taşların, hattâ örümcek ağlarının üzerinde de meydana gelebilir. Öte yandan sıcak gecelerde bitkiler tazeliklerini devam ettirebilmek için yapraklarından küçücük su damlacıkları çıkartarak terlerler. Yanlış olarak çiy diye adlandırılan bu su damlacıkları yalnız bitkilerin yaprakları üzerinde görülür, yerlerdeki taşlarda görülmez.


Eskiden köylüler topraklarını ekin değiştirerek zaman zaman da hiçbir yay ekmeyerek dinlendirirlerdi. Günümüzde tarlalarda hep aynı bitkiyi ekip yetiştirmek zorunluluğu toprağın kuvvetini çok düşürmektedir Toprağı devamlı olarak tabii ve aunt gübreyle beslemek gerekmektedir. Son yıllarda plastik endüstrisinde, balıkçılıkta, potas ocaklarında, şeker fabrikalarında ikinci derecede elde edilen maddelerden sunf gübre olarak yararlanılmaktadır.


Klorofil


Yapraklara ve otlara güzelim yeşil rengini veren klorofil denilen bir maddedir. Bitki, bu madde sayesinde yaşayabilir. Sararan bir bitki, klorofilini kaybediyor, ölüme yaklaşıyor demektir.


Klorofil, bitkilere hayat veren maddedir. Klorofil sayesinde bitki, yaşaması İçin gerekil besinleri sağlar ve bunları Özümler, özümleme, bitkinin besinlerini sindirmesidir. Bu olay sonucunda, klorofil, güneş etkisi altında, havadaki karbondioksidi karbonhidrat hâline çevirir. Karbonhidrat, bitki hücresinin ana maddesidir. Klorofilden yoksun bitkiler, meselâ mantarlar, özümleme yapma yetenekleri olmadığı için klorofili bitkilere sarılarak yâni asalak yaşarlar.


Fotosentez


Bütün canlıların enerjisini güneş sağlar. Bitkiler, şekerle diğer besin maddelerini depo edebilmek için güneş ışığından yararlanırlar. Bu olaya fotosentez denir. Hayvanlar ve insanlar da enerjilerini Güney onorjisi bize hem ısı, hem de ışık haline gelir. Rüzgârların, yağmurların, akarsuların, hayvan ve bitkilerin yayması İçin gerekil nemin meydana gelmesini güneş sağlar. Güney ışığı ise klorofili bitkiler tarafından yekerlerln ve nişastaların sentezlinle sağlamak amacıyla kullanılır. Bitkiler, özellikle otlar, ot yiyen hayvanların temel besin maddesidir; böylelikle bu otlar et yiyerek beslenen hayvanların da besin maddesinin temelini meydana yetirirler. Kısacası fotosentez, bütün canlıların beslenmesi için güney enerjisini depo etme olayıdır.


 

22 Mart 2016 Salı

Itri Efendi, Tamburi Cemil ve Şinasi ile Sanat Turu

Buhurizade Mustafa Itri Efendi


Türk musikisinin büyük ustası, 1640’ta İstanbul’da doğdu, 1711’de aynı yerde öldü.


Hemen bütün İslâm dünyasında yüzyıllardan beri okunan Kurban Bayramı Tekbiri onun bestesidir.


Itrî bir gün Topkapı sarayında, padişah III Ahmet ile yemek yerken sofrada önüne gelen altın sahanın kapağını açtığında, kabın içinde yemek yerine zümrüt, yakut ve elmaslar olduğunu görmüş, hemen padişahın ellerine kapanarak: “Devletlû sultanım, ben bu nimete lâyık değilim” demiştir. Padişahta: “Ne yapayım ki sarayımda sana lâyık daha kıymetli bir şeyim yok” diye cevap vermiştir. Hükümdarın bu derece değer verdiği büyük sanatçının yüzlerce bestesi, notaya alınmadığı için zamanımıza kırk kadar eseri kalmıştır. Bayram namazlarında okunan tekbirin, beş vakit okunan ezanın ve cuma ve cenaze namazlarından önce minarelerden verilen salânın da bestecisi olan Itrîye çiçekleri çok sevdiği için hoş kokulu anlamına gelen bu lâkap takılmıştı.


Tamburi Cemil


Tamburi Cemil Bey; Türk bestecisi ve tambur virtüözü, 1871’de İstanbul’da doğdu, 1915’te aynı yerde öldü.


Türk müziğinin klâsik yapısını bozmadan bu alana yeni bir üslûp getirdi. İlkokuldan sonra öğrenimini özel dersler alarak tamamlayan Cemil Bey, daha sonra Mülkiye’ye devam etmiş ve bu arada Fransızcayı da öğrenmişti. Ama içinde müziğe ve özellikle Türk musikisine karşı dayanılmaz bir tutku vardı. Bu nedenle. Hariciye Nezareti Şehbenderlik Kaleminde bir süre görev almışsa da buradan ayrılarak kendini tam anlamıyla musikiye adamıştır. Kendisine tambur çaldığı için «Tamburi» lâkabı takılan sanatçı, bu âleti çalmakta virtüözdü. Sanatçı, tamburdan başka rübap, lâvta, kemençe, viyolonsel gibi müzik âletlerini de büyük bir ustalıkla çalardı. Birbirinden güzel şarkıları, saz eserleri ve taksimleriyle Türk musikisine yeni bir üslüp getirmiş olan bu sanatçı, ayrıca Rehber-i Musiki adıyla müzik kurallarını öğreten bir eser yayımlamıştır.


İbrahim Şinasi Efendi


Türk gazetecisi, şair, tiyatro yazarı, 1826’da İstanbul’da doğdu, 1871’de aynı yerde öldü.


Resmi olmayan ilk Türk gazetesini çıkardı; Osmanlıcayı, stratejileştirme hareketlerine yol açtı.


Şinasi, bir süre memuriyet yaptıktan sonra Paris’e maliye öğrenimini gördü. Dönüşünde, önemli devlet görevlerinde bulundu. Agâh Efendi ite Tercüman-ı gazetesini çıkardı (1860) ve başyazılarını yazdı. Bizde ilk tiyatro eseri olan Evlenmesi isimli komedisini bu gazetede yayımladı. 1862’de, tek başına, Efkâr gazetesini çıkardı. Değerini gösteren makaleler kaleme aldı. Mantıklı üslûpla yazdığı edebiyat tartışmalarıyla ilk fikir gazeteciliğini kurdu. Hürriyet ve demokrasi fikirlerini yaydı. Şinasi, gazeteciliğin tertip, baskı gibi alanlarda da yenilikler getirdi. Yeni Osmanlılar Cemiyetine girdi. 1865’de gazeteyi Namık Kemal’e bırakıp Paris’e gitti. Âli Paşa’nın ölümünden sonra İstanbul’a gelerek (1869), gazetesini tekrar yayımlamaya başladığı sırada hastalandı ve öldü.


 


 

17 Mart 2016 Perşembe

Üçlü Bilinmezlik Denklemiyle Bu Kimdir?

İrlandalı Kahraman Gulliver


Samuel Gulliver, Büyük başarı kazanan ve ilgi gören bir İrlanda romanının kahramanı,  1726 yılında Jonathan Swift’in kaleminden doğdu.


Hayali ülkelere olağanüstü yolculuklar yaptı. Gulltver’in yaptığı yolculukların amacı, okuyucuya İnsan tabiatının gülünçlüğünü ve toplumların aksak taraflarım göstermektir. Bu yergi türündeki romanın kahramanı önce lllliputa gider. Burada İnsanların boyu 30-40 santimdir; her şey küçüktür. Gittiği ikinci ülkede oturanlar ise 18-20 metre boyundaki devlerdir; orada her şey büyüktür. Gulliver daha sonra «uçan ada» ya gider. Burada uykuya dalmış, gülünç bilginler yaşar. Son yolculuğunu yaptığı ülkede oturanlar İse biçimsiz, kötü hayvanlardır. Akıllı ve mantıklı bir atın egemenliği altında yaşarlar. Svvitt’in bütün eserleri gibi Gulliver’in Seyahatleri de yergiler, taşlamalar, olaylarla doludur. Açık, sade ve çok canlı üslûbuyla çağının İngiltere’sini ağır şekilde eleştiren korkunç bir sosyal hicivdir.


Büyük Dev Gargantua


Olağanüstü bir iştahı olan devdir.  François Rabelais tarafından ölümsüzleştirilen halk efsanelerinin (1534) kahramanı, Pisboğazlığına rağmen sağlam bir sağduyusu vardır.


Gargantua, Fransız Rönesans’ının en önemli yazarı François Rabelais tarafından kaleme alınmış «Büyük Gargantua’mn Akıl Ermez Hayatı» adlı romanın başkişisi olup halk efsanelerinin bir kahramanıdır. O da babası Grandgousier ve anası Gargamelle gibi sağlığı yerinde bir devdir. Doğar doğmaz, aileye büyük bir canlılık getirir. Aklın alamayacağı kadar bol yiyeceği gövdeye indirir, kimsenin yapamayacağı şekilde şarkı söyler, bağırıp çağırır, uyur. Her zaman keyfi yerinde olan bu devin kişiliğinde, çocuksu saflığın yansıra, büyük bir bilgelik görülür. Obur dev, yiyip içmeye olduğu kadar öğrenmeye de düşkündür. Oğlu Pantagruel’i en iyi okullara gönderir. Bu küçük dev de babasının yerini tutar, şölenlerde doymak bilmez iştahıyla aile geleneğini sürdürür.


Bozkurt Türklüğün Sembölü


Türklüğün sembolü, Türk mitolojisinde özellikle Göktürk hanedanının kökleriyle ilgili efsanelerde yer alan kutsal ve efsanevî varlık.


Bozkurt sembolü totemcilik çağının karanlıklarına kadar dayanır. İlk Türk imparatorluğunu kuran Hunların bayrakları üzerinde kurt başı sembolü vardı. Uygurların bayrağında yine bir kurt sembolü bulunuyordu. Oğuz Destan:’nda Oğuz Kaan’ın vücudu kurda benzetilmiştir. Efsaneye göre Göktürklerin ilk hakanı olan Asena, bir dişi bozkurttan türemişti. Eşsiz kudret sahibi olan bu hakan, rüzgârlara ve yağmurlara hükmederdi. Bir başka efsaneye göre. Göktürkler bir düşman kavmin saldırısına uğradı. Sonunda bir çocuk sağ kaldı. Düşman askerleri, çocuğun ellerini ve ayaklarını keserek bir bataklığa terk ettiler. Bir dişi kurt bu çocuğu besledi ve ondan gebe kaldı. Düşman hükümdarı, çocuğu öldürtmek İstedi. Fakat kurt, onu alıp bir mağaraya götürdü ve orada bir oğlan doğurdu. Daha sonra Türkler bu mağaraya Ulusu Koruyan Tanrı adını koydular.


 


 

16 Mart 2016 Çarşamba

Tarihi Kahramanlarla Küçük Bir Derleme

Niobe


Niobe (Ağlayan Kadın), bir mitoloji kahramanı olup Lydia kralı Tantalos’un kızıdır Manisa’da Yankaya denilen yerde, Tantalos’un kalesi bulunur Niobe’yi temsil eden «Ağlayan Kaya» da Manisa dağında görülür. Bu kayanın bir yüzü daima ıslaktır.


Niobe. Thebai Kralı Amphion ile evlenir Altı erkek, altı kız çocuğu olur, On İki çocuklu Niobe sadece İki çocuğu olan Tanrıça Leto ile alay eder. Leto, çocuklarının çoklu ğuyla öğünen Niobe’den Öcünü almak İçin Artemis ve Apollon isimli çocuklarına, Niobe’nin bütün çocuklarını oklarla teker teker vurdurarak öldürtür. Çocukların babası Amphion canına kıyar. Niobe de, ölen çocuklarının ve kocasının ardından o kadar hiç kırır, o kadar gözyaşı döker ki sonunda gözpınarları kurur, sesi çıkmaz olur. Dağda, evlâtlarının ölüleri arasında kaskatı kesilir. Efsaneye göre Tanrı Zeus, Niobenln acı sini dindirmek için onu taş yapar. Bugün Manisa dağında, Niobe’yİ temsil eden ve bir kadına benzeyen kocaman bir kaya vardır. Söylentiye göre bu kayadan sızan sular, Niobe’nin gözyaşlarıdır.


Daidalos ve İkaros


Yunan mitoloji kahramanları baba-oğul, Üstün bir sanatkâr, mimar ve heykeltıraş olan Daidalos, oğlu İkaros’ü kanatlandırıp Girit Labyrinthos’undan uçurmayı başardı. Fakat İkaros denize düşüp boğuldu.


Daidalos, Girit’te, içine girince biı daha çıkılması mümkün olmayan Ünlü Labyrln-thos’u İnşa etti. Fakat oğlu Ikaros’İa birlikte bunun ilk kurbanı oldu. Baba-oğul, Girit kralı Minos tarafından Labyrinthos’a hapsedildiler. Minos’un karısı Pasiphae onları kurtardı. Daidalos kendisi ve oğlu için omuzlarına balmumu ile tutturulan- kanatlar yaptı ve bunlarla uçtular. Yalnız, Daidalos oğluna, güneşe fazla yaklaşmamasını söyledi. İkaros babasının tembihini unuttu: Güneşe çok yaklaşınca balmumu eridi. Kanatsız kalan İkaros, Sisam adası yakınında denize düşerek boğuldu. Düştüğü denize İkarion denizi denildi. İkaros’tan sonra bir süre daha yaşayan Daidalos’da, oğlu İkaros’un düşüşünü tasvir etmeye iki kere teşebbüs ettiyse de her ikisinde de, acısı buna engel öldü. İkaros’un düşüşü birçok kabartma ve tablolara konu olmuştur.


Odysseus


Ünlü Yunan kahramanı; İthaka adasının efsanevî kralı, M.Ö. XX. yüzyılın sonuna doğru yaşadığı kabul edilir.


Troia savaşından zaferle dönen Odysseus, binbir serüvenle karşılaştı. Homeros’un yazdığı Odysseia destanı, en eski seyahat ve serüven hikâyelerinden biridir. Hikâyenin kahramanı Odysseus, kazandığı Troia savaşı dönüsü, sâdık karısı Penelope’nin kendisini beklediği İthaka adasına varabilmek için on yıl boyunca uğraşacaktır. Odysseusun gezisi, çeşit çeşit tuzaklarla birçok kere engellenir Fırtınaların kurbanı olan Odysseus, çoğu zaman, kendisini düşmanca karşılayan adalara çı» kar ve oralarda kendisini bekleyen tehlikelerden kıl payı kurtulur. Nihayet, bu kadar uzun bir ayrılıktan sonra ithaka kralı, sarayına vardığı zaman, onu sâdece yaşlı köpeği Argus tanıyabilir ve ilk önce bu köpek sevincini belirtir. Odysseus aynı zamanda, Eski Yunan’ın canlı bir portresidir. Odysseia destanı bize, kaybolmuş bir uygarlığı, aslına sadık bir biçimde yansıtır ve onu daha İyi tanımamıza yardım eder.


 

14 Mart 2016 Pazartesi

Kınakına Ağacı, Kauçuk Ağacı, Paletüviye Ağacı ve Yerfıstığı ile Doğal Yaşam

Kauçuk Ağacı


Kauçuk ağacı tropikal bölgelerde yetişir. Gövdesinde açılan çiziklerden «lateks» adı verilen beyaz bir sıvı akar. Bu sıvıdan ham kauçuk ya da lâstik denen madde elde edilir.


Kauçuk ağacının gövdesinde açılan derince çiziklerden, tıpkı çam ağacının gövdesinden akan reçine gib; beyaz bir sıvı akar. Bu sıvı toplanıp süzülür, saf suyla sulandırılır bir asidin etkisiyle koyuca bir kıvam alması sağlanır. Böylece elastik bir madde elde edilmiş olur. Bu elastik madde akarsu altında, özel makinelerde yaprak yaprak kesilir, sonra da kurutulur. Böylece saf kauçuk elde edilmiştir. Dayanıklılık kazanması İçin kükürtle karıştırılır ki buna kauçuğun “vülkanize edilmesi” denir. Kauçuk artık otomobil lastiği boru gibi pekçok çeşitli eşya yapımına elverişli hale gelmiştir.


Kınakına Ağacı


Kınakına, Güney Amerika ormanlarında, ya da Afrika yaylalarında yetişen büyük bir ağaçtır. Kabuğunda, doktorlukta sıtmanın tedavisinde kullanılan kinin adlı ilâcın ham maddesi bulunur.


Kınakına ağacının yüksekliği 25-30 metreye ulaşabilir. Nemli ve deniz yüzeyinden yüksek yerleri sevdiği için Peru’da olduğu gibi Afrika’da da yetişir. Günümüzde özel fidanlıklarda yetiştirilmektedir. Genç fiden 8-10 yaşına gelip de gövdesi iyice kalınlaştığı zaman üzerindeki kabuklar kaldırılıp toplanır, kurutulur, toz hâline getirilir, sonra da bundan kinin elde edilir. Doktorlukta yüksek ateşlere karşı kullanılan bu çok değerli iliç ilk olarak Pelletier ve Caventou adlı iki Fransız bilgini tarafından bulunmuştur. Bazı şaraplara ve İştah açıcı içkilere kınakına kabuğundan elde edilen öz karıştırılır.


Paletüviye Ağacı


Paletiviye ağacı akarsu boylarında, deniz kenarlarında yetişir. Suya, ya da toprağa dalmış olan kökleri, gövdeyi yerden birkaç metre yüksekte, havada tutar.


Paletüvlye ya da rizofora ağacı denen bu ağaç, nemli ve çamurlu topraklarda yetişir. Kökleri bataklıklarda hatta deniz suyunda bile dai-budak salabilir. Meyvalar, daha ağacın üzerindeyken İnce uzun bir kök salarlar. Meyva olgunlaşıp da ağaçtan kopunca alt taraflarındaki bu sivri kök çamura ya da batağa döşüp ok gibi saplanır. Senegal’de bir zamanlar Casamance nehri ağzında midye yüklü bir gemi batmıştı içindeki midyeler hemen oradaki bir paletüvlye ağacının kökleri üzerine salkımlar hâlinde tutunmuşlardı. Kökler üzerinde yerleşmiş olan midyeler rahatlıkla beslenmekte ve çoğalmaktadırlar.


Yerfıstığı


Yerfıstığı sıcak ülkelerde yetişen bir bitkidir. Meyvalarından ya kavrulduktan sonra eğlencelik olarak veya ağır preslerden geçirilerek yağ elde edilmesinde yararlanılır. Salatalımıza koyduğumuz yağların içinde yerfıstığı yağı da vardır.


Yerfıstığı, fasulyeye benzer bir bitkidir. Çiçekleri solunca sapları yere doğru kıvrılır ve toprağa girer. Böyle olunca da meyve toprağın İçinde meydana gelip gelişir. Bu meyve fasulye biçimindedir. Kabukları açıIınca İçinde yağ bakımından çok zengin İki tane bulunur. Eğlencelik olarak yenilen yer fıstıkları kavrulduktan sonra satılır. Büyük yağhanelerde yerfıstıkları sıcaklık altında preslerden geçirilerek yağları çıkartılır. Geriye kalan küspesi de ya hayvanlara yedirilir, ya da gübre olarak tarlalara yer alır.


 


 


 

13 Mart 2016 Pazar

Radar, Tepki, İlk Model Nedir? Ne İşe Yarar?

Radar


Gecenin karanlığında bile havadaki bir uçağın varlığını ve bize olan uzaklığını bildiren bir âlettir. Uçaklar radar yardımıyla yollarını bulur, hava kötü olduğu zaman da dar, uzakta bulunan, gözle, dürbünle görülmesi imkânsız olan cisimleri tespit edip haber veren bir filettir. Radyo yayım esası üzerine yapılmıştır. Devamlı dönen anteninden çıkan dalgalar herhangi bir cisme çarptıkları zaman yine antene geri döner. Bu gidiş-dönüş boyunca aradan geçen zaman o cismin uzaklığını bildirir. Devamlı dalgalar yollamak suretiyle de o cismin gittiği istikameti tespit etmek mümkün olur. Hava alanlarında, limanlarda bulunan çok kuvvetli radarlarla hava ve deniz trafiği İdare edildiği gibi, uçaklar ve gemiler de radarla yollarını bulabilir ve karşılarına çıkan engellerden korunurlar.


Tepki


Tepkinin kuvvetiyle bahçelerimizi sulayan fıskiye döner, bahçıvanın elindeki su hortumu tıpkı canlı bir yılan gibi kendi kendine yerde kıvranır. Hatta en modem uçaklar bile tepkinin verdiği güçle uçarlar.


Başka bir cisim üzerine bir itiş gücü tatbik eden her cisim, o cisimden, İtiş gücü, ne eşit, fakat ters yönde bir İtiş gücüne maruz kalır ki buna da tepki denir. Bu tepki, dengenin bozulması halinde bir hareket doğmasına sebep olur. Bir topa vurduğu, muzu düşünelim. Vuruşumuz bir etkidir. Topta, vurma kuvvetimize eşit, fakat ters yönde bir kuvvet doğar. Tıpkı bunun, gibi tepkili motorlarda da basınçlı gaz, reaktörün çıkış yeri hariç, her noktasına büyük bir basınç yapar. Bu durum bir dengesizlik meydana getirir. Reaktör, gazın çıkışı yönünün tersine doğru şiddetle İtilmiş olur. Böylece de uçak hızla İleri fırlar.


Tecrübe pilotları uçak, füze ya da yarış arabası gibi taşıtları, yapıldıktan sonra ilk defa kullanıp deneyerek hayatlarım tehlikeye atarlar. Bunların cesur olmaları, tehlike karşısında soğukkanlılıklarını kaybetmemeleri gerekir.


Yarış motoru olsun, helikopter olsun, füze olsun, uçak olsun, yeni yapılan her aracın ve taşıtın kullanılmaya başlamadan önce denenmesi gerekir. Uzmanlar ve tecrübe pilotları bu yeni taşıtları deneyip kullanılmaya başlandığı zaman meydana çıkabilecek bir kusurları olup olmadığını kontrol ederler. Ancak tespit edilen kusurlar giderildikten sonra seri imalata geçilir. Tecrübe pilotları sayesinde denenen taşıtın hızı, manevra kabiliyeti ve önceden kesinlikle bilinmeyen özellikleri anlaşılmış olur.


İlk Model


Yeni bir makine ya da taşıt aracı yapıp seri yapıma geçilmeden önce bir modeli yapılır. Üzerinde bütün güvenlik ve sağlamlık denemelerinin yapıldığı bu modele “ilk model“ denir.


Bir araç yapılmaya başlanıp kullanılır hâle gelinceye kadar birçok safhadan geçer, önce plânları çizilir, tecrübe edilmek için ilk modeli imal edilir, deneyleri yapılır. Görülen aksaklıkları giderilerek yeni yeni modeller meydana getirilir. Sonra da seri hâlde yapımına geçilir. Böylece araç kusursuz hâle getirilmiş, kullanılmasındaki tehlikeleri ortadan kaldırılmış, en iyi verim sağlanmış olur.


 

11 Mart 2016 Cuma

Dalma Odası, Dalgıç, Periskop ve Köşk ile İlgili İlginç Bilgiler

Köşk


Geniş bahçelerin içinde inşa edilmiş süslü evlere denir. Bir de bando ve orkestraların açık havada konser verdikleri yer vardır ki buna da bando köşkü denir. Üçüncü köşk ise kaptanların çevrelerini görüp gemilerini idare ettikleri yere yâni kaptan köşküne denir.


Osmanlı’lar çağında açıklık yerlerde, bahçe içerlerinde süslü evler inşa edilir ve bg evlere köşk denirdi. Umumi halk bahçelerinde akşamları, bayram günleri konser veren bando ve orkestraların, çardağı andıran yüksekçe yerlerine de bando köşkü denilir. Bugün İstanbul’da Gülhane Parkı’nda böyle bir bando köşkü vardır. Bir de kaptan köşkü vardır: Geminin en yükâek yerinde ve çevreyi gayet iyi görebilecek bir şekilde yapılmış olan bu köşkte bulunan kaptan, çevresindeki çeşitli âlet ve araçtan yararlanarak makine dairesine, dümenciye ve çeşitli görevlilere gemiyi sevk ve idare için gereken direktif ve emirleri vermektedir.


Periskop


Denizaltı gemisi’nin en önemli âletlerinden biridir. Kaptan köşkünün içindeki subaylar, denizin üzerinde olup bitenleri, periskop yardımıyla görebilirler. Bunun için de denizaltı gemisi’ni su yüzüne çok yaklaştırır ve periskopun ucunu suyun üzerine çıkacak şekilde yükseltirler.


Periskop, kendimizi göstermeden çevremizdekileri görmemize yarayan bir âlettir. Kullanıldığı pek çok yer vardır. Siperlerin içindeki gözcü erler, periskop sayesinde düşman ateşine hedef olmadan, gizlendikleri yerden karşı tarafı gözetleyebilirler. Bunun gibi içine iki ayna yerleştirilmiş basit bir periskop, bayram şenliklerindeki büyük geçitlerde kalabalığın gerisinde kalsak bile olup biteni seyretmemizi sağlar. Geliştirilmiş bazı periskoplar tıpkı dürbün gibidir, iki gözümüzü dayayarak bakarız. Denizaltı periskopları daha da geliştirilmiştir. Bunlarda basit aynalar yerine çeşitli meriçekler ve yansıtıcı prizmalar bulunur.


Dalgıç


Dalgıç herhangi bir iş görmek amacıyla suların derinliklerine inen dalıcıdır. Üzerindeki özel elbise» dalgıcı suyun ezici basıncından korur ve ona nefes alması için lüzumlu havayı verir.


Batmış, ya da dibe oturmuş gemileri yüzdürmek, can kurtarmak, rıhtım ve mendirek İnşasında çalışmak, sünger çıkarmak, bilimsel İncelemelerde bulunmak gibi bazı İşler dalgıçlardan, hatta dalma odalarından faydalanılmasını gerektirir. Yapılacak işin şekline göre de dalgıcın elbisesi de. Şişir. Kurbağa adamlar üzerlerine lâstikten dar bir dalış elbisesi giyip sırtlarına solunum aygıtlarını takarlar. Buna karşıIık daha derinlerde çalışmak zorunda olan dalgıçlar, maden parçalarıyla ağırlaştırılmış özel dalış elbiselerini giyerler, başlarına da önü camlı, madenden küre biçimindeki başlıklarını geçirirler.


Dalma Odası


Ağzı aşağıya doğru çevrilmiş, içi hava dolu bir bardağı suya batırdığımız zaman, suyun bardağın içine dolmadığım görürüz. Dalma odası da, suyun içine indirildiği zaman işçilerin ıslanmadan rahatça çalışmalarını sağlayan, ‘ çan biçiminde bir odadır.


Çok eskiden beri bilinen, günümüzde de kullanılan dalma odaları, dalgıçların ağır elbiseleri İle çalışamayacakları durumlarda İşçilerin çalışmalarında büyük kolaylıklar sağlar. İşçiler, çan biçimindeki bu odanın tepesindeki hortumdan devamlı olarak verilen havayla solunur ve yeryüzündekine yakın bir rahatlık İçinde çalışabilirler. Çan odasından, daha çok deniz dibinin düzeltilmesi gibi sürekli bir çalışma gerek, tiren durumlarda yararlanılır. Bununla beraber işçiler ‘basınç ve nem oranının yüksek olması bakımından çabuk yorulur, sık sık su yüzeyine çıkmak İhtiyacını duyarlar.


 


 

Çemberlitaş’ta Neler Var? Neler Yapılabilir?

Çemberlitaş’taki Cami ve Külliyeler


Çemberlitaş’ın yakınlarındaki camiler ve külliyeleri şu anda olduğundan daha fazla ilgi gösterilmeyi hak ediyor. Yolun hemen karşısındaki sekizgen mimariye sahip Köprülü Camii 1659-1660 yıllarında bu güçlü aileden gelen ilk sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa ve oğlu Fazıl Ahmed Paşa için yaptırılmış. Mehmed Paşa ilk bakıldığında türbe zannedilen caminin bahçesinde yatıyor. Türbesinin üstünü tamamen açık olup, sadece bir ızgarayla örtülmesinin nedeni bir rivayete göre şöyle; “zalim” lakabıyla da bilinen paşa zamanında çok insanı İdam ettirmiş ve cehennemde yanarken içeri giren yağmurun serinlemesine yardımcı olacağı düşünülmüş!


Cami ilk başta külliyedeki medresenin ders verilen bölümü olarak kullanılmış. Bu külliyenin bir parçası da Çemberlitaş Hamamı’nın biraz aşağısındaki XVII. yüzyıl eseri olan Vezir Hanı. Bir zamanlar çifte avlusuyla tüccarların ve hayvanlarının uğrak yeri durumundaki han, günümüzde oldukça gözden düşmüş ve ihmal edilmiş. Han eskiden bir geçitle direkt olarak Çemberlitaş Hamamı’na bağlanıyormuş.


Sütunun öbür yanında, II. Bayezid zamanında sadrazam olan harem ağası Atik Ali Paşa İçin 1496’da yapılan Atik Ali Paşa Camii’ni ziyaret edebilirsiniz. Bir adı da Sedefçiler Camii olan eser, klasik üslupta yapılmış. Avlu kapısından çıktığınızda göreceğiniz zarif çeşmeye göz atmanızı öneririz. Hazır buralardayken, Koca Sinan Paşa Camii’ni de ziyaret edin. Cami, türbe, sebil ve medreseden oluşan külliye, 1569’da Yemen’i fetheden sadrazam Sinan Paşa için yaptırılmış, mimarı Davud Ağa. Şu anda Balkan Türkleri Kültür Merkezi’ne ev sahipliği yapıyor.


Ana cadde üzerindeki diğer bir eser olan Çorlulu Ali Paşa Medresesi 1708 yılından kalma burada eşsiz Ali Paşa Nargilesinin tadına bakabilirsiniz.. Yolun karşısındaki Kara Mustafa Paşa Külliyesi ise 1683’te ll.Viyana Kuşatması’nı gerçekleştiren sadrazam tarafından 1669-1690 yılları arasında yaptırılmış. İçinde bir cami ve Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) Müzesi var.


Çemberlitaş’ta Neler Yapılabilir?


Çemberlitaş Hamamı’nı ziyaret edin. Çemberlitaş’a göre daha az bilinen Gedikpaşa Hamamı, aynı isimdeki caminin yanında, 1474 senesinde Sadrazam Gedik Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Sultan II. Mehmed’in sadrazamı olan paşanın hamamı muhtemelen İstanbul’un en eski hamamı. Yeni restore edilen yapının erkekler ve kadınlar için ayrı bölümleri var.


İstanbul’da nargile içebileceğiniz en özgün yerlerden biri XVIII. yüzyıldan kalan Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin avlusu. Camiyle beraber külliye olarak yapılan medresenin bir kısmı orijinal haliyle korunurken, diğer kısmı şark köşesi tarzıyla misafirlerini ağırlıyor. Çok otantik bir yer. Elinizdeki kitabın yazarlarından biri Çorlulu olup Ali Paşa İlkokulu’nda okuduğu için bu yeri hararetle tavsiye ediyoruz! Avluda turistik eşya satan dükkânlar da var.


Kesik Baş


Çorlulu Ali Paşa Medresesinde nargilenizin keyfini sürerken oturduğunuz yere ismini veren, Sultan III. Ahmed’le çatışan ve 1711’de Midilli Adası’nda kafası kesilen Ali Paşa’yı yâd edin. Kesik başı İstanbul’a getirilmiş ve üç yıl önce kendi yaptırdığı caminin külliyesine gömülmüş.


Pierre Loti’nin Evi


Çemberİitaş’tan Beyazıt Meydanı’na doğru yürüdüğünüzde sol tarafta, 15 numarada Fransız yazar Pierre Loti’nin 1910 senesinde dokuz ay kaldığı evi göreceksiniz. Burası Pierre Loti’nin İstanbul’da iken yaşadığı evler içinde günümüze ulaşabilen tek yer. Girişin üzerindeki tabelada bu konuda bilgi var.


Çemberlitaş’a Nasıl Gidilir?


Çemberlitaş’a tramvayla ulaşabileceğiniz gibi Sultanahmet’ten yürüyerek de gelebilirsiniz.


 


 


 


 


 

8 Mart 2016 Salı

Teyp, Play-Back, Diyapazon ve Ses Telleri

Teyp


Teyp, bir mikrofon aracılığıyla aldığı müziği ve sesleri, mıknatıslama yoluyla plastik bir şerit üzerine kaydeder. Bu sesleri ve konuşmaları istediğimiz kadar dinleyebiliriz.


Teyp, üzeri manyetik demir oksidi kaplı, kırmızımsı kahverengindeki bir film şeridinin üzerine manyetik yolla ses kaydeden bir aygıttır. Şerit, mikrofondan gelen akımın direncinin devamlı değişmesiyle etkilenen, “kafa” adı verilen bir elektromıknatısın önünden geçirilir; şerit mıknatıslanmış olur. Mikrofona söylenen sözler bu şeride kaydedilir. Bu sesleri dinlemek istediğimiz zaman kendisi bir mıknatıs hâline gelmiş olan şerit, ses verme kafasının önünden geçirtilir. Böylece mikrofondan gelen akımın değişen direncinin aynı elde edilir, bu da hoparlörler aracılığıyla ses hâline getirilir.


Play-Back


Çoğu zaman televizyon ekranındaki şarkıcılar şarkı söylemezler, daha önceden teype alman şarkıları çalarken kendileri de söylüyormuş gibi yaparlar. Eğer ‘play – back’ (pley-bek okunur) muvaffak olmuşsa televizyon seyircisi hiçbir şeyin farkına varmaz.


“Play-Back” İngilizcede, arkadan çalmak anlamına gelir. Şarkıcı, daha önceden teybe alınmış şarkısı çalınırken ağzını anlık şarkıyı o söylüyormuş gibi hareket ettirir ve kaliteli bir senkronize tekniğiyle bu hareketlerin şarkıya tıpatıp uymayanı gözetir. Bu teknikten önceleri sinemada yararlanılmıştır. Bazı şarkıcılar plak doldururlarken doğrudan doğruya orkestrayla birlikte söyleyemezler daha önceden plağa alınmış müzik çalınırken kendileri de sözlerini söyleyerek şarkının plağa kaydını yapmış olurlar.


Diyapazon


Piyano, gitar ve keman, telli müzik âletleridir. Bu teller fazlaca gerildiği ya da biraz gevşetildiği zaman müzik âletinin akordu bozulmuş olur, yanlış sesler verir. Diyapazonun sesini dinleyerek müzik âletlerini kolayca akort ederiz.


Telli müzik Ketlerinin sesini uyumlamaya yarayan diyapazon, hafifçe vurarak titreşmesini sağladığımız, U biçiminde kıvrılmış bir çelik parçasıdır. Kolları ne kadar kısa olursa titreşim o kadar tiz olur. Diyapazon yapan kimse, bir eğeyle bu kolların uçlarını hafifçe törpüleyerek istediği kadar kısaltır böylece bir –la- sesini (saniyede 440 titreşimli) elde eder. Diyapazona hafifçe vurarak bu –la- sesini pek çok kere dinleyebilir ve böylece müzik iletimizi akort edebiliriz. Diyapazonun akordu hiç bozulmaz.


Ses Telleri


Gitar ya da kemanın sesi, değişebilir uzunluktaki az ya da çok gergin tellerin titreşimi sonucu meydana gelir. Bizim sesimiz ise boğazımızdaki ses tellerini titretmemiz sonucu çıkar.


Sesler, bazı cisimlerin havanın İçinde titreşimi sonucu elde edilirler Meseli İyice gergin bir telin parmakla çekilip bırakılması ya da yassı, ince, ucu madeni şeritlerin Özerine hava üflenmesi gibi Gırtlağımızda, kararla İsteğimize göre gerip gevşetebildiğimiz İki bağ vardır. Bunlar ses telleridir. Nefes verdiğimiz, hatta İçimize çektiğimiz havanın etkisiyle bu teller titreşir ve bir ses çıkmasına sebep olurlar. Ağzımızı, dudaklarımızı hareket ettirerek bu değiştirebilir, ona istediğimiz şekli verebiliriz.