20 Nisan 2016 Çarşamba

Öğüt Gibi Yaşanmış Olaylar

Bir Babadan Bir Oğula…


“Ey yüzkarası vatan haini, çulunu sudan çakarmış tazı. Ve ey Mao mukallidi köle ruhlu sapık. Haysiyet ve insanlıktan nasibini alamamış kefere. Ey yalancı, adi, diplomalı cahil. Şu birkaç satırı senin için yazmak rahatsızlığı içinde bulunan ben; şu hitap için geçen vakte acıyorum. Bunca fedakârlık, 30.00 lira gibi maddi yardımı senin diplomalı cehaletin için mi yaptık? Uyan, yeter melanetin?


Mao sapıklığından, yalancı ve düzenbazlıktan hemen dönüp tövbekâr olmazsan pişmanlığın sana fayda vermeyeceği ve hayatın boyunca hüsrandan kurtulamayacağın bir hal üzerinde otsun. İpinin pazara çıkarılacağını aklına koy. Bir tarafı sidik, diğer tarafı pislik sonu çuyuf olan sümüklü ve kafasız yaratık. Hakkın ebedi laneti üzerinde olsun. Dinsiz, beynamaz mahluk. Kendine gel, çeki düzen ver, tövbekar ol. Sana son ihtarım. Yalvarmaların para etmeyeceği bir hale gelmekten hemen ve ciddiyetle sakın. Şimdilik bu kadar.


Kimimiz oturup kına yakalım, kimimiz de yan gelip birbirimizi kutlayalım. Türkiye’yi işte bu hale getirdik. Bir babanın gencecik oğluna bu mektubu yazdıracak hale… Politikasıyla, gazetecisiyle, satılmışıyla, ahmağıyla, yazarıyla çizeriyle kına yakalım. “İşte marifetimiz bu!” diye.


 Kanal Açtı Ağa Düştü


Şarkışla’da Deniz Gezmiş ile Yusuf Aslan’ı görüp yakalayan Bekçi Salih Yıldız’ın terfi ettirilerek polis yapılmasına şiddetle karşı çıkmaktayız. Hemen “Ayıp bu yaptığın!” diye itiraz etmeyin. Ne Şarkışla’yı görmüşlüğümüz, ne de çekçi Salih Yıldızla bir alışverişimiz var. Yalnız apaçık i haksızlığı önlemeye çalışıyoruz o kadar! Önce meseleyi şöyle bir özetleyelim. Bekçi Salih Yıldız ne yapmış? Şarkışla’da gece iki şüpheli kişi görmüş.


Onları kara-kola davet etmiş, ondan sonra da çıngar çıkmış ve Deniz Gezmiş’le Yusuf Aslan ele geçmiş. Böyle değil mi? Siz böyle bilin! Kazın ayağı ve de eşeğin kuyruğu hiç öyle değil! Önce meselenin aslını öğrenin de ondan sonra bekçi efendiyi polis yapın. Meselenin aslını astarını nereden mi, kimden mi öğreneceğiz? En yetkili kim mi? El insaf, derim size! Her ne kadar müstafiyse de anlı şanlı ve de pek namlı içişleri Bakanımız Haldun Menteşeoğlu ne güne duruyor. Bir kulak verin de dinleyin adamcağızı:


“Ben. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının işlediği suçların tadadını yapmayacağım. Bunu biliyorsunuz. Onu yakalamak için Ankara’da ve bütün Türkiye’de uyguladığımız asayiş sisteminin niteliğini kesin hatlarla özetlemek isterim. Uyguladığımız takip sistemi taramaya bazı yerlerde baskına, tacize tedirginliğe ve yol kesme gibi unsurlara dayalı bir sistemdir. Bu sistemin uygulanması, onları yer değiştirmeye mecbur edecek bir vasfı da taşımaktadır.


Yer değiştirdikleri takdirde, alınmış olan tedbirler ağma düşeceği tabii ve mukadderdi. Bu sistem hem Ankara’da bütün gücüyle uygulanmış, hem Türkiye’nin her tarafında Türk polisi ve Türk jandarması bu sistemi kendi çapında uygulamakta idi. Ankara’da bunların büyük bir yataklık ve himaye çevresine sahip oldukları tespit olunmuştur. Sistemimizin özelliği olan bir taktik de bazı yerlerde gevşemeler yaparak çıkmalarına imkân vermek ve kurulan tedbirler ağına düşmek idi. İşte bunlar da Ankara’nın boşalan bir kanalından çıkmışlar, fakat vatanın diğer köşesinde kurulan bir ağa düşmüşlerdir.”


Gözünü sevdiğim, Polis Teşkilatı değil, balıkçı takımı! Ne sistem, ne sistem! Önce kovalamışlar, sonra kanal açmışlar, daha sonra da Bekçi Salih Yıldız’ın eline ağı verip balığı çevirmişler. Bildiğimiz kadarla üç çeşit ağ vardır. Birine çevirme derler, birine dalyan derler, üçüncüsü de kepçe ağdır. Herhalde Bekçi Salih Yıldız’ın elindeki ağ kepçe cinsinden olacak. Savurmuş kepçeyi, hop yakalamış balığı!


Şimdi Bekçi Salih Yıldız’ın terfi ettirilmesine niçin karşı çıktığımızı anladınız mı? Yaptığı iş mi yani? Elindeki kepçe, kaçan balığı çevirmiş. Onu babam da yapar! Mesele balığı tedirgin edip kaçırmak, sonra kanala sokmak, oradan da kanalın ağzında birini bekletip ağa düşürmek. Bekçi Salih efendi polis olursa, koca Bakanları “tarzanları aslanları, kaplanları, yiğitleri ne yapacağız. Hadi polisi komiser, komiseri  baş komiser,  baş komiseri Emniyet Amiri, Emniyet Amirini Emniyet Müdürü yaptık. Ya anlı şanlı ve de pek namlı İçişleri Bakanını ne yapacağız. Onu da Başbakan yapamayız ya! Hem, zaten zavallıcık koltuğuna doyamadan gitti.


İşte Bekçi Salih efendinin terfi etmesine bundan karşıyız. Koca Menteşeoğlu’nun hakkının yenmesine razı değiliz. Zaten başına gelenler yeter. Bir de nispet yapar gibi Bekçi Salih efendiyi terfi ettirmeyelim de adamcağızı şeyden düşmüşe döndürmeyelim. Düşenin dostu yoktur ama… Bu kadarı da fazla!


FARK


Adam otomobiliyle bir şehirden birine gidiyormuş. Gideceği şehire birkaç kilometre kala lastiği patlamış. Arabayı kenara çekip tekerleği sökmüş, cıvataları jant kapağının içine koyup stepneyi takmaya başlamış. Birden arkasından gelen bir otomobil jant kapağına çarpmış ve kapak havaya fırlamış, içindeki cıvatalar da kaybolmuş. Adam beyninden vurulmuş. Şimdi ne olacak? Cıvataları nereden bulacak. Kara kara düşünürken karşıdaki binadan birisi bağırmış: Düşünüp durma yahu! Diğer üç tekerlekten birer tane cıvata sök, tak. Seni şehire kadar idare eder.”


Adam “Sahi yahu!” demiş. “Bunu hiç düşünmemiştim.” Adamın dediğini yapıp tekerleği yerine taktıktan sonra teşekkür etmek için başını kaldırmış. Aaaa akıl hastanesi. Adam da delinin biri olmalı. Şaşırmış ve akıl veren adama dönmüş:


“Yahu sen deli değil misin? Nasıl akıl ettin bunu? Adam da cevap vermiş: “Biz deliyiz beyim, deli; aptal değiliz. Aptallık başka şey, delilik başka şey.”


 

6 Nisan 2016 Çarşamba

İnsanlığa Katkı Sağlayan Mucitler

Kari Friedrich Drais


Von Saverbronn baronu, Alman ormancısı ve mühendisidir. 1785’te Karlsruhe’de (Almanya) doğdu, 1851’de aynı yerde öldü. «Drezin» adıyla bilinen, bisiklete benzer bir taşıt aracını icat etti ve ilk modelini Paris’te sergiledi.


Baron Drais’in şöhreti, Paris’e kendisinden daha önce gelmişti, icat ettiği «drezin»iyle Karlsruhe – Strasburg arasındaki 75 kilometrelik yolu, o devre göre. 4 saat gibi kısa sayılacak bir sürede, yâni iyi bir yürüyüşçüden çok daha az bir zamanda aldığı biliniyordu. Nihayet, 1818 yılında, aracını herkesin görmesi için Paris’e getirdi. Bunun bir selesi vardı, tekerleği eklemli idi ve bir gidonla yönetiliyordu. Bu ancak düz olarak gidebilen, tahtadan bir çeşit at veya aslan olan selerifer’e (ilkel bisiklete) göre, büyük bir gelişmeydi. Bununla beraber Paris’liler, Baron’la alay ettiler. 40 yıl sonra ise, bisiklet (ön tekerleği pedalla döndürülerek giden bisiklet) denilen aracı daha çok beğendiler. Bu aracın, pedalları, nihayet, ayakların yerden kesilmesine imkân veriyor, fakat çok büyük ön tekerlek üstüne eğilmiş olan binici, sık sık düşüyordu.


Cyrus Hall McCormick


Amerika’li mucit ve sanayici, 1809’da Walnut Grove’da (A.B.D.) doğdu, 1884’te Chicago’da (A.B. D.) öldü.


Biçer düğerin ve tarım makinelerinin yapımına önayak oldu. Uçsuz bucaksız topraklarda yapılan tarımsal çalışmalar, birçok mucidin kafasında tarım araçlarını makineleştirmek fikrini doğurmuştu. İskoçya’lı bir papaz olan Bell, biçme makinesini icad etmiş ve Amerika’lı Hussey, bu makineye hızla gidip gelen dişli iki bıçak takarak, onun kesici kısımlarını daha mükemmel bir hâle getirmişti. Otomat bebekler yapmaya çok meraklı bir tamircinin oğlu olan McCormick, ilk biçer-döğeri tasarladı ve bu tasarısını geliştirmek için üzerinde devamlı olarak çalıştı. Yapılan ilk denemede makine, bir günde, on kişinin yapabileceği işi yaptı. McCormick, tarım işlerini sanayileştirerek köylünün daha iyi şartlarla çalışmasını sağladı ve topraktan elde edilen verimi büyük ölçüde artırdı.


Fuchs


Leonhart Fuchs, Alman botanikçisi, 1501’de Wemding’de (Almanya) doğdu, 1566’da Tubingen’de (Almanya) öldü.


Bahçelerimizi süsleyen bir bitki cinsine (fuchsia) hdı verildi. Bilimle uğraşan meşhur alman ailesi Fuchs’lar arasında, botanikçi Leonhart Fuchs, özellikle uğraştığı bilim dalına yeni bir hamle kazandırması bakımından dikkati çekmiştir. Bitkiler alanında devrine kadar bilinenleri gözden geçiren ve ondan daha bilgili önceki kişilerin birçok hatâsını düzelten iki ciltlik •Bitkiler Tarihi» isimli1 bir kitap yazdı. Fuchs’un eserlerinin bilimsel üstünlüğünü ilgililer kabul etti ve Fransız botanikçisi Plumier 1700 yılları civarında Fransa’ya getirdiği, güzel kırmızı çiçekli amerikan bitkisine «fuchsia» (küpe çiçeği) adını vererek ona olan saygısını belirtti. Eskiden pamuklu kumaşları boyamak için kullanılan ve devrimizde biyoloji bilginleri tarafından yararlanılan «fuchsine» adındaki kırmızı renkli boyayıcı madde de, Fuchs’un ismini şerefle yaşatmaya devam etmektedir.


 


 

Grayderin Yemeği

KEMAN


Kaptıkaçtı Silifke’den kalkmış Mersin’e gidiyordu. Arkada oturan ihtiyar bir köylü kucağında kırmızı beze sarılmış bir şeyi sıkı sıkıya tutuyordu. ‘Bütün dikkatini ona vermiş örselenmesinden, zedelenmesinden korkuyordu. Yolculardan biri merak etti sordu: “Hayrola baba!” dedi. “Nedir kucağındaki? Kırılacak bir şey mi?” İhtiyar sakin sakın cevap verdi :


“Keman!”Bütün yolcular şaşırdı. İhtiyar köylü kemandan ne anlardı! Çalmasını nerden öğrenmişti. Soruyu soran bu defa laf olsun diye, bu yolculuk başka türlü geçmez! Çal da dinleyelim!” deyince ihtiyar başladı gülmeye. «Ne çalması oğul!» dedi. “Keman çalmak kim, ben kim! Bu pazara torunumun düğünü var. Silifke’ye vardım, bir çalgı takımı tuttum. 50 lira da kaparo verdim. Ne olur, ne olmaz bakarsın gelmezler. Hem ele güne rezil oluruz, hem de kaparo yanar. İyisi mi kemancının kemanını rehin aldım. Gelmezlerse keman da benim olur!”


GRAYDERİN YEMEĞİNİ MERAK ETTİ


Hakkâri’nin Dize köyüne ilk gelen motorlu vasıta grayder olmuş. Köylüler merakla makinenin etrafına toplanıp, bir süre hayretle seyretmişler, sonra sormuşlar: “Bu neye yarar?” Teknisyenlerden biri «Yol yapar!» demiş, «Köyünüzün yolunu yapacağız!»


Köylüler buna çök sevinmişler ve grayderin orasını burasını elleyip, sevip okşamışlar! Makine çalışmaya başladıktan sonra bir köylü teknisyenlere, «Kusura kalma bey! diyerek yaklaşmış ve “Bu zavallı güneyin altında çalışıp durur, ne yer ne İçer acaba? Teknisyen gayet ciddi bu soruyu da cevaplandırmış $ “Öğleleri bir bakraç yoğurtla, altı tane yumurta yer ve ayran İçer!”  Öğle  paydosunda köylü elinde  “grayderin yemeği” teknisyenin yanına gelmiş, “Getirdim bey!”  demiş, “bir iki salkım da üzüm kopardı mİ”


AL ŞU 20 LİRAYI


Sarıyer Hâkimi Ferhat Dömeke, İki yıldan beri devam eden bir alacak davasından hayli bunalmıştı, bir celsede tanık gelmiyor, öteki celsede davalı gelmiyor ve duruşma bir türlü bitmiyordu. Ni’hayet son celsede Hâkim Dömeke,  alacaklıya :


“Kuzum» dedi, “Senin kaç lira alacağın var?”


 


Alacaklı boynunu büküp cevap verdi  “20 lira efendim.” Hâkim Ferhat Dömeke bir an düşündü, sonra elini cebine atarak iki on liralık çıkarttı: Al şu yirmi lirayı” dedi. “Ne sen uğraş, ne de ben.”


ÖRDEK YAHNİSİ GÜZEL YEMEKTİR


Otobüs Haymana’dan Ankara’ya geliyordu. Arkada duran muavin yolun kenarında dört beş kişinin beklediğini görünce şoföre bağırdı: “Usta! Birer liradan beş ördek var alayım mı?” Şoför başını çevirmeden cevap verdi:


“Al bakalım!” Yolculardan bir İhtiyar ayağa kalktı arkaya döndü ve şoför muavinine beş lira uzattı bana da beş tane alıver evladım”  dedi. “Çok ucuzmuş! ördek yahnisi de, hani pek güzel olur!” MEMUR KÂĞIDI ÇEKİP KOPARDI


Fethiye’nin Doğanlar ‘köyünde yıllarca önce iki çocuk vardı. Bu iki çocuk o yıl İlkokulu bitirmişlerdi. Köy yeridir orası, ilkokuldan sonra okumak haram ^sayılır gibi bir şeydir. Ama iki çocuk okumayı kafalarına koymuşlardır. Babaları onlardan okumak değil, çifte çubuğa bir el atmalarını beklemektedir. Köyden kaçarlar. Kalkar Antalya’nın Elmalı ilçesine gelirler. Ortaokula yazılırlar. Aylığı altı liraya bir oda tutarlar. Yazları sığır çobanlığı, ırgatlık yapar ve kazandıkları para ‘ile okulu bitirirler, ©iri askeri lise imtihanlarına girer, kazanır. Diğeri sağlık muayenesini kaybeder. Artık yolları ayrılmıştır. Biri sivil, biri askerdir. Sivil olan Antalya Lisesine devam eder. Görmediği iş yoktur. Ne iş bulsa çalışır ve lise son sınıfa gelir. Garsonluk, yol işçiliği, amele kâtipliği her işi yapar. Nihayet lise bu yıl biter. Kalkar İstanbul’a, gelir. İstanbul büyük şehirdir. İstanbul küçük insanları yutan şehirdir. Üniversite imtihanlarına girer. Karnına günlerden beri bir kaşık sıcak çorba girmediği halde hem Hukuk, hem de İktisat Fakültesinin sınavlarını kazanır. İktisadı tercih eder. Bir taraftan da iş aramaktadır. Ama iş nerede? Geceleri üniversite bahçesinde yatmaktadır. Nihayet bir iş bulur. Sultanahmet’teki İşçi Sigortaları Hastanesi inşaatında yağlı boyacıdır. Artık yatacak yeri de vardır. Yatağını inşaata serer. 15 gün önce iş biter! Yine açıktadır. Bir yöne doğru itilmektedir. Kendi kendine mücadele eder.


Boşa kor dolmaz, doluya kor almaz. Kararını verir. Bir arkadaşından 25 lira borç alır ve doğru Marmara Sinemasının gişesine gider. Artık Bilet karaborsacısıdır. Dört günlük kazancı 36 liradır. Beşine) gün Belediye Zabıtası memuru onu yakalar. Bir anda her şey yıkılmıştır. Sığır çobanlığı, garsonluk, inşaat işçiliği, ciltlerle kitap, imtihanlar, üniversiteye giriş… Her şey ama her şey gözünün önünden akıp gitmektedir. Karakolda memur kâğıdı makineye takmış, ifadesini almaktadır. Birden boşanır… Hikâyesi bittiği zaman memur da hıçkırmaktadır. Kâğıdı makineden çekip yırtar ve onu elinden tutup bize getirir. “Benim gücüm buna yetti» der, «Ancak makineden kâğıdı çekip koparmaya”.


Kopan makinedeki kâğıt değil, onun hayat hikâyesinden bir yapraktır. O yine yalnız, o yine işsiz, o yine İşsiz, o yine çaresiz, o yine Türkiye’deki yüz binlerden biridir, o yine yüzüne kapanan ‘kapıların ardında bir an duraklamakta ve yine başka kapılardan içeri girerek “!İş arıyorum efendim.” demektedir. “Ne iş olsa yapanım!”

2 Nisan 2016 Cumartesi

Sürgülü Kompas, Kaynak ve Asfalt

Sürgülü Kompas


Sürgülü kompas, bir civatanm bir somunlu vidanın ya da bir borunun çapım ölçmeye yarayan çok hassas bir ölçü âletidir. Günümüzde teknisyenler çok kesin ölçü, lerle çalışmak mecburiyetinde oldukları için çeşitli hassas ölçü Aletleri yapılmış, tır. Bunlardan sürgülü kompas, bir mili, metrenin onda biri, hattâ daha küçüğünü ölçmeye imkân verir. Vidalı tornacı perge. li denen başka bir âlet ise madenleri levha hâline getiren kimseler ya da tesviye, çiler tarafından kullanılır ve milimetrenin yüzde biri kadar incelikleri ölçmeye yarar. Doğrudan doğruya bakılıp okunabilen verniye cetvelinin genelleştirilmesi hesap cetvellerinin meydana çıkmasına yol açmıştır.


Kaynak (Teknikte)


İki maden parçasını birleştirmek isteyen tenekeci, bu ikisinin arasına bir parça lehim eritip akıtır. Lehim soğumaya başlayınca donar, iyice donunca da bu iki maden parçasını birbirine sımsıkı yapıştırmış olur.


Basit lehim işlerinde ergime derecesi düşük olan kurşun ve kalay alaşımı kullanılır. Lehimcinin elindeki alev püskürten küçük bir lambayla kıpkırmızı hâle gelin, ceye kadar ısıtılmış demirden bir havya bu iş İçin yeter. Ama daha çok sağlamlık istenen büyük işlerde, başka bir maddeye ihtiyaç göstermeyen kaynak yapılır. Bu iş için büyük bir ısıya ihtiyaç vardır. Bu ısı da ya oksiasetilen üfiecinden ya da elek, trik arkından elde edilir. Böylece ergime derecesinden daha fazla ısıtılan iki maden parçası birbirine kaynamış olur.


Asfalt


Büyük şehirlerin kaldırımları ve sokakları, karayollarının zeminleri, petrolden elde edilen ve “bitüm”de denilen asfalt aslından gelen maddelerle kaplanmıştır.


Asfalt. 50 santigrat derecesinin altındaki ısılarda katı hâlde bulunan bir maddedir. Fakat ısının etkisiyle önce yumuşar, sonra da sıvı hâle gelmeye başlar. Bazı ülkeler, de tabii hâlde de bulunabilir. Eskiler bu maddeden tuğlaları sağlamlaştırmak, bir de ölülerini bozulmaz hâle getirmek için yararlanırlardı. Sâf hâldeki asfaltla kaplanan yollar, yağmurlu havalarda çok kaygan güneşli havalarda da çok yumuşak olurlar. Bunun için asfaltı küçük çakıl taneleriyle karıştırır ve sıcakken yola döküp üzerini kaplarlar. Sonra da soğumasına meydan vermeden üzerinden silindirle geçerek düzgün hâle getirirler.


 

1 Nisan 2016 Cuma

Haraşolar ve Saç Modası

Türkiye İş Bankası’nın yerinde, bir döneme damgasını vurmuş olan ve köpek başı logolu plaklarıyla hatırlanan Sahibinin Sesi Plak Stüdyosu (His Master’s Voice) bulunuyordu. Her türlü gramofondan en yeni plaklara kadar her şey bu mağazadaydı. Hemen yanında da locaları ve genişçe pistiyle bir ‘dansing’i andıran, her dansı kıvırabilen ve acemileri yönlendiren konsomatrisleriyle ünlü Vagon Blö (Wagon Bleu) Ban vardı. Bina, ondan da önce Abdülhamid’in başkatibi Süreyya Paşa’ya aitti. Adını bir şekilde buralarda nüfuz sahibi olmuş bir Venedikli veya Cenovalı’dan almış olabileceğini düşündüğüm Korsan ÇıkmazıTıın köşesinde 1900’lerin başında Moskovit (Le Grand Cercle Moscovite) bulunuyordu.


Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Moskovit’ten şöyle bahseder:


“Ortada hora tepen ince belli, levend Kafkas delikanlıları, masaların arasında dolaşan berrak gözlü Rus prensesleri, Asyalı safahatın ve Asyalı coşkunluğun her sesiyle haykıran çılgın bir müzik, yemek esnasında su yerine votkanın insanı birden bire kavrayan sinsi ve kancık tesiri, vakit henüz akşamın dokuz buçuğu olmasına rağmen, herkesin aklını çoktan başından almıştı. O kadar ki burada vestiyerden başlayarak insana bütün hizmet edenler de müşteriler kadar sarhoş görünüyordu.”


1925’te mekanı satın alan George Karpiç (Carpitch) buraya kendi adını verdi. Üç yıl sonra Karpiç, Atatürk’ün isteği üzerine lokantasını Ankara’nın Ulus semtine taşıdı. Karpiç, İstanbul’da bir Rus lokantası açan ilk isimdi. Pera halkı Rus yemeklerini Rejans’tan da önce ilk olarak Karpiç’in 1921’de İngiliz Sarayı’nm tam karşısında açtığı lokanta sayesinde tanımıştı.


Rus Devrimi’nin ardından İstanbul’a akın eden Beyaz Ruslar, İstanbullulara Rus yemeklerini ve Rus müziklerini getirmekle kalmadılar. Ruslar, Beyoğlu’nun eğlence ve fuhuş hayatında zaman zaman abartılsa da önemli bir yere sahipti. Beyoğlu erkeklerinin haraşo diye çağırdığı beyaz tenli, kısa san saçlı, soylu Rus kadınları uzun eldivenleri, dansları, içten davranışlarıyla erkeklerin yüreğini hoplatıyordu. Pera’da fuhuş, gece hayatı ve zevk alemleri yüzyıllardan beri zaten vardı. Ancak Ruslar, kendi alışkanlıklarını var olan hayata katarak daha soylu bir şekle soktu. Aralarında Çarlık Rusya’sının ünlü simalarının, sanatçılarının, sinema yıldızlarının olduğu haraşolar Pera’ya renk kattı.


Willy Sperco, haraşolarla ilgili olarak “hepsinin çok beyaz ve narin elleri, güzel dişleri ve çok hoş gülümsemeleri vardı. Müşteriler genellikle onlara aşık olurlardı. Bu yüzden ihanete uğrayan kadınlar ve genç kızlar, bayağı endişelenmeye başladılar. Türk gazetelerinde bu kadınlar hakkında hoş olmayan yazılar çıktı” diye yazar. (Sperco, Willy, Yüzyılın Başında İstanbul, İstanbul Kitaplığı, İstanbul, 1989)


İstanbul tarihçisi Jak Deleon ise “Beyaz Rusların varlıklarım en çok duyumsattıkları yıllar 1920-24 arasıdır. Bu yıllarda Beyoğlu Beyaz Rus istilasına uğramıştı sanki. Ana caddeler üzerinde kabareler, arka sokaklarda pavyonlar açılıyor, Rus lokantalarının masaları kaldırımlara taşıyor, şarkılı ve danslı şovlar İstanbul gecelerine renk katıyordu. Beyoğlu’nun arka yakasında Odessa ve Kiev genelevlerinden kaçan kadınlar kokain pazarlıyordu” der.


Haraşoların istilasına uğrayan İstanbul, yeni bazı alışkanlıkları da onlardan edinmişti. İstanbul’a gelene dek çok güç günler geçiren, gemilerde pislikten ve sefaletten bitlenen Rus kadınları saçlarını kökünden kestirip başlarına peruk geçirince, önce peruk modası başlamış, perukçular türemiş, sonra saçları biraz uzadı mı da gidip yaptırdıkları “Rusbaşı” denen kısa saç moda olmuştu.


Haraşoların bir diğer hediyesi de İstanbulluları denizle tanıştırmalarıydı. Plaj modası yan çıplak denize giren sarışın Rus dilberlerle başlamıştı. Tarihi memba sularıyla meşhur, “fülürye” kuşlarının öttüğü mesire yeri de bundan böyle haraşoların doldurduğu “Florya” plajı olmuştu.


Haraşolar, İstanbul’da fazla kalmadılar. Teker teker başka diyarlara gittiler. Ama kaldıkları süre içerisinde İstanbul erkeğine kibarlığı, centilmenliği ve saygıyı öğrettiler. Haraşolardan geriye kabareler, pavyon ya da barlar kalmadı ama uzun yıllar hatırlanacak aşklar, anılar, mutluluklar kaldı.