27 Mart 2016 Pazar

Şişe Mantarı, Muşamba ve Plastik Maddeler

Şişe Mantarı


Akdeniz bölgesinde yetişen bazı cins meşe ağaçlarının, yağmura, kuraklığa, sıcağa ya da soğuğa karşı koruyan kalın kabuklan vardır. Bu kaim kabuğa “mantar” denir. Bu maddeden şişe mantarı, balık ağı mantan ya da mantarlı muşamba yapılır.


Ağaçların gövdelerini ve köklerini kapla, yıp örten koruyucu maddeye “mantar” adı verilir. Bazı ağaçların üzerindeki bu mantar tabakasının kalınlığı 3, hatta 4 santimetre olur. Bu kabuk her on yılda bir kaldırılarak sökülüp alınır, yeniden gelen mantar eskisinden daha güzel, daha muntazam olur. Bu tabakalar işlenmeden önce suya yatırılıp yumuşatılır. Sonra da kesilerek silindir biçimi mantarlar, özel biçimli şampanya şişesi mantarları, ısı kaybına engel olmak İçin koruyucu madde levhaları yapılır.


Muşamba


Eski bir döşemeyi hem göze çirkin görünmekten kurtarmak, hem de kullanışlı bir zemin elde etmek için yere muşamba döşemek kâfidir. Muşamba, üzeri düz olduğu için hem göze daha güzel gözükür, hem de kolayca silinip temizlendiği için bakımı kolaydır.


Günümüzdeki yapılarda yerleri hem çabuk, hem de ucuz bir şekilde kaplamak için pek çok malzeme vardır. Bunların birçoğu doğrudan doğruya beton döşemenin üzerine yapıştırılır. Başlıcaları, tahta mozaik parke, döşemelik yün kadife ya da plâstik karedir. Bu gibi yer döşemelerinin en eskisi “linoleum” denilen mantarlı yer muşambasıdır. Muşamba, keten yağımla karıştırılmış mantar tozunu keten çuval gibi kaba bir dokuma üzerine döküp sıvayarak yapılır. Üzerine mantarlı yağ sürülen bu geniş dokuma, sonra preslerden geçirilir. En kalın cins muşambalar gemilerde taban kaplaması olarak kullanılır.


Plastik Maddeler


Plastik maddeler, kimyagerler tarafından bulunmuş olan, kolayca kalıplanıp çekil verilen ya da İplik hâline getirilip kumaş gibi dokunabilen, kesilebilen ya da birbirine kaynaştırılan maddelerdir. Tahta, kömür, tuz ya da petrol gibi maddelerden yapılır. İlk plastik imâdeler, selûioit ya da kükürtle vülkanize edilerek sertleştirilmiş kauçuk gibi maddelerdi ve ancak belirli sayıda eşyanın yapımında kullanılırdı. Ama sentetik reçinenin keşfi, bu alanda çok değişik eşyanın yapılmasına yol açtı.


Ambalaj malzemesi, iplikler, kumaşlar ve eskiden tahtadan, madenden ya da camdan yapılan akla gelebilecek her şeyi. Plastik maddelerin ham maddesi tabiatta çok boldur. Kokkömürü gazı, tuz, selüloz, kireç, süt, bitkisel asitler gibi birbirinden çok farklı maddeler plâstik eşyanın yapımında kullanılmaktadır. Çağımız için “Plâstik Çağı” dense yeridir.


 

25 Mart 2016 Cuma

Çiy, Klorofil ve Fotosentez Olayları

Çiy


Çoğu zaman sabahları ormanlardaki ağaçların, yerdeki otların, bitkilerin üzeri küçücük su damlacıklarıyla kaplanır. Bu olay ya bitkinin terlemiş olmasından, ya da su buhan yüklü havanın, yaprakların üzerinde çiy meydana getirmiş olmasından ileri gelir.


Çiy olayı İle bitkinin terleme olayı çoğu zaman birbirine karıştırılır. Çiy, nemli havanın soğuk toprağın ya da çeşitli cisimlerin üzerinde yoğunlaşması olayıdır. Bu damlacıklar bitkilerin üzerinde olduğu gibi yerdeki taşların, hattâ örümcek ağlarının üzerinde de meydana gelebilir. Öte yandan sıcak gecelerde bitkiler tazeliklerini devam ettirebilmek için yapraklarından küçücük su damlacıkları çıkartarak terlerler. Yanlış olarak çiy diye adlandırılan bu su damlacıkları yalnız bitkilerin yaprakları üzerinde görülür, yerlerdeki taşlarda görülmez.


Eskiden köylüler topraklarını ekin değiştirerek zaman zaman da hiçbir yay ekmeyerek dinlendirirlerdi. Günümüzde tarlalarda hep aynı bitkiyi ekip yetiştirmek zorunluluğu toprağın kuvvetini çok düşürmektedir Toprağı devamlı olarak tabii ve aunt gübreyle beslemek gerekmektedir. Son yıllarda plastik endüstrisinde, balıkçılıkta, potas ocaklarında, şeker fabrikalarında ikinci derecede elde edilen maddelerden sunf gübre olarak yararlanılmaktadır.


Klorofil


Yapraklara ve otlara güzelim yeşil rengini veren klorofil denilen bir maddedir. Bitki, bu madde sayesinde yaşayabilir. Sararan bir bitki, klorofilini kaybediyor, ölüme yaklaşıyor demektir.


Klorofil, bitkilere hayat veren maddedir. Klorofil sayesinde bitki, yaşaması İçin gerekil besinleri sağlar ve bunları Özümler, özümleme, bitkinin besinlerini sindirmesidir. Bu olay sonucunda, klorofil, güneş etkisi altında, havadaki karbondioksidi karbonhidrat hâline çevirir. Karbonhidrat, bitki hücresinin ana maddesidir. Klorofilden yoksun bitkiler, meselâ mantarlar, özümleme yapma yetenekleri olmadığı için klorofili bitkilere sarılarak yâni asalak yaşarlar.


Fotosentez


Bütün canlıların enerjisini güneş sağlar. Bitkiler, şekerle diğer besin maddelerini depo edebilmek için güneş ışığından yararlanırlar. Bu olaya fotosentez denir. Hayvanlar ve insanlar da enerjilerini Güney onorjisi bize hem ısı, hem de ışık haline gelir. Rüzgârların, yağmurların, akarsuların, hayvan ve bitkilerin yayması İçin gerekil nemin meydana gelmesini güneş sağlar. Güney ışığı ise klorofili bitkiler tarafından yekerlerln ve nişastaların sentezlinle sağlamak amacıyla kullanılır. Bitkiler, özellikle otlar, ot yiyen hayvanların temel besin maddesidir; böylelikle bu otlar et yiyerek beslenen hayvanların da besin maddesinin temelini meydana yetirirler. Kısacası fotosentez, bütün canlıların beslenmesi için güney enerjisini depo etme olayıdır.


 

22 Mart 2016 Salı

Itri Efendi, Tamburi Cemil ve Şinasi ile Sanat Turu

Buhurizade Mustafa Itri Efendi


Türk musikisinin büyük ustası, 1640’ta İstanbul’da doğdu, 1711’de aynı yerde öldü.


Hemen bütün İslâm dünyasında yüzyıllardan beri okunan Kurban Bayramı Tekbiri onun bestesidir.


Itrî bir gün Topkapı sarayında, padişah III Ahmet ile yemek yerken sofrada önüne gelen altın sahanın kapağını açtığında, kabın içinde yemek yerine zümrüt, yakut ve elmaslar olduğunu görmüş, hemen padişahın ellerine kapanarak: “Devletlû sultanım, ben bu nimete lâyık değilim” demiştir. Padişahta: “Ne yapayım ki sarayımda sana lâyık daha kıymetli bir şeyim yok” diye cevap vermiştir. Hükümdarın bu derece değer verdiği büyük sanatçının yüzlerce bestesi, notaya alınmadığı için zamanımıza kırk kadar eseri kalmıştır. Bayram namazlarında okunan tekbirin, beş vakit okunan ezanın ve cuma ve cenaze namazlarından önce minarelerden verilen salânın da bestecisi olan Itrîye çiçekleri çok sevdiği için hoş kokulu anlamına gelen bu lâkap takılmıştı.


Tamburi Cemil


Tamburi Cemil Bey; Türk bestecisi ve tambur virtüözü, 1871’de İstanbul’da doğdu, 1915’te aynı yerde öldü.


Türk müziğinin klâsik yapısını bozmadan bu alana yeni bir üslûp getirdi. İlkokuldan sonra öğrenimini özel dersler alarak tamamlayan Cemil Bey, daha sonra Mülkiye’ye devam etmiş ve bu arada Fransızcayı da öğrenmişti. Ama içinde müziğe ve özellikle Türk musikisine karşı dayanılmaz bir tutku vardı. Bu nedenle. Hariciye Nezareti Şehbenderlik Kaleminde bir süre görev almışsa da buradan ayrılarak kendini tam anlamıyla musikiye adamıştır. Kendisine tambur çaldığı için «Tamburi» lâkabı takılan sanatçı, bu âleti çalmakta virtüözdü. Sanatçı, tamburdan başka rübap, lâvta, kemençe, viyolonsel gibi müzik âletlerini de büyük bir ustalıkla çalardı. Birbirinden güzel şarkıları, saz eserleri ve taksimleriyle Türk musikisine yeni bir üslüp getirmiş olan bu sanatçı, ayrıca Rehber-i Musiki adıyla müzik kurallarını öğreten bir eser yayımlamıştır.


İbrahim Şinasi Efendi


Türk gazetecisi, şair, tiyatro yazarı, 1826’da İstanbul’da doğdu, 1871’de aynı yerde öldü.


Resmi olmayan ilk Türk gazetesini çıkardı; Osmanlıcayı, stratejileştirme hareketlerine yol açtı.


Şinasi, bir süre memuriyet yaptıktan sonra Paris’e maliye öğrenimini gördü. Dönüşünde, önemli devlet görevlerinde bulundu. Agâh Efendi ite Tercüman-ı gazetesini çıkardı (1860) ve başyazılarını yazdı. Bizde ilk tiyatro eseri olan Evlenmesi isimli komedisini bu gazetede yayımladı. 1862’de, tek başına, Efkâr gazetesini çıkardı. Değerini gösteren makaleler kaleme aldı. Mantıklı üslûpla yazdığı edebiyat tartışmalarıyla ilk fikir gazeteciliğini kurdu. Hürriyet ve demokrasi fikirlerini yaydı. Şinasi, gazeteciliğin tertip, baskı gibi alanlarda da yenilikler getirdi. Yeni Osmanlılar Cemiyetine girdi. 1865’de gazeteyi Namık Kemal’e bırakıp Paris’e gitti. Âli Paşa’nın ölümünden sonra İstanbul’a gelerek (1869), gazetesini tekrar yayımlamaya başladığı sırada hastalandı ve öldü.


 


 

17 Mart 2016 Perşembe

Üçlü Bilinmezlik Denklemiyle Bu Kimdir?

İrlandalı Kahraman Gulliver


Samuel Gulliver, Büyük başarı kazanan ve ilgi gören bir İrlanda romanının kahramanı,  1726 yılında Jonathan Swift’in kaleminden doğdu.


Hayali ülkelere olağanüstü yolculuklar yaptı. Gulltver’in yaptığı yolculukların amacı, okuyucuya İnsan tabiatının gülünçlüğünü ve toplumların aksak taraflarım göstermektir. Bu yergi türündeki romanın kahramanı önce lllliputa gider. Burada İnsanların boyu 30-40 santimdir; her şey küçüktür. Gittiği ikinci ülkede oturanlar ise 18-20 metre boyundaki devlerdir; orada her şey büyüktür. Gulliver daha sonra «uçan ada» ya gider. Burada uykuya dalmış, gülünç bilginler yaşar. Son yolculuğunu yaptığı ülkede oturanlar İse biçimsiz, kötü hayvanlardır. Akıllı ve mantıklı bir atın egemenliği altında yaşarlar. Svvitt’in bütün eserleri gibi Gulliver’in Seyahatleri de yergiler, taşlamalar, olaylarla doludur. Açık, sade ve çok canlı üslûbuyla çağının İngiltere’sini ağır şekilde eleştiren korkunç bir sosyal hicivdir.


Büyük Dev Gargantua


Olağanüstü bir iştahı olan devdir.  François Rabelais tarafından ölümsüzleştirilen halk efsanelerinin (1534) kahramanı, Pisboğazlığına rağmen sağlam bir sağduyusu vardır.


Gargantua, Fransız Rönesans’ının en önemli yazarı François Rabelais tarafından kaleme alınmış «Büyük Gargantua’mn Akıl Ermez Hayatı» adlı romanın başkişisi olup halk efsanelerinin bir kahramanıdır. O da babası Grandgousier ve anası Gargamelle gibi sağlığı yerinde bir devdir. Doğar doğmaz, aileye büyük bir canlılık getirir. Aklın alamayacağı kadar bol yiyeceği gövdeye indirir, kimsenin yapamayacağı şekilde şarkı söyler, bağırıp çağırır, uyur. Her zaman keyfi yerinde olan bu devin kişiliğinde, çocuksu saflığın yansıra, büyük bir bilgelik görülür. Obur dev, yiyip içmeye olduğu kadar öğrenmeye de düşkündür. Oğlu Pantagruel’i en iyi okullara gönderir. Bu küçük dev de babasının yerini tutar, şölenlerde doymak bilmez iştahıyla aile geleneğini sürdürür.


Bozkurt Türklüğün Sembölü


Türklüğün sembolü, Türk mitolojisinde özellikle Göktürk hanedanının kökleriyle ilgili efsanelerde yer alan kutsal ve efsanevî varlık.


Bozkurt sembolü totemcilik çağının karanlıklarına kadar dayanır. İlk Türk imparatorluğunu kuran Hunların bayrakları üzerinde kurt başı sembolü vardı. Uygurların bayrağında yine bir kurt sembolü bulunuyordu. Oğuz Destan:’nda Oğuz Kaan’ın vücudu kurda benzetilmiştir. Efsaneye göre Göktürklerin ilk hakanı olan Asena, bir dişi bozkurttan türemişti. Eşsiz kudret sahibi olan bu hakan, rüzgârlara ve yağmurlara hükmederdi. Bir başka efsaneye göre. Göktürkler bir düşman kavmin saldırısına uğradı. Sonunda bir çocuk sağ kaldı. Düşman askerleri, çocuğun ellerini ve ayaklarını keserek bir bataklığa terk ettiler. Bir dişi kurt bu çocuğu besledi ve ondan gebe kaldı. Düşman hükümdarı, çocuğu öldürtmek İstedi. Fakat kurt, onu alıp bir mağaraya götürdü ve orada bir oğlan doğurdu. Daha sonra Türkler bu mağaraya Ulusu Koruyan Tanrı adını koydular.


 


 

16 Mart 2016 Çarşamba

Tarihi Kahramanlarla Küçük Bir Derleme

Niobe


Niobe (Ağlayan Kadın), bir mitoloji kahramanı olup Lydia kralı Tantalos’un kızıdır Manisa’da Yankaya denilen yerde, Tantalos’un kalesi bulunur Niobe’yi temsil eden «Ağlayan Kaya» da Manisa dağında görülür. Bu kayanın bir yüzü daima ıslaktır.


Niobe. Thebai Kralı Amphion ile evlenir Altı erkek, altı kız çocuğu olur, On İki çocuklu Niobe sadece İki çocuğu olan Tanrıça Leto ile alay eder. Leto, çocuklarının çoklu ğuyla öğünen Niobe’den Öcünü almak İçin Artemis ve Apollon isimli çocuklarına, Niobe’nin bütün çocuklarını oklarla teker teker vurdurarak öldürtür. Çocukların babası Amphion canına kıyar. Niobe de, ölen çocuklarının ve kocasının ardından o kadar hiç kırır, o kadar gözyaşı döker ki sonunda gözpınarları kurur, sesi çıkmaz olur. Dağda, evlâtlarının ölüleri arasında kaskatı kesilir. Efsaneye göre Tanrı Zeus, Niobenln acı sini dindirmek için onu taş yapar. Bugün Manisa dağında, Niobe’yİ temsil eden ve bir kadına benzeyen kocaman bir kaya vardır. Söylentiye göre bu kayadan sızan sular, Niobe’nin gözyaşlarıdır.


Daidalos ve İkaros


Yunan mitoloji kahramanları baba-oğul, Üstün bir sanatkâr, mimar ve heykeltıraş olan Daidalos, oğlu İkaros’ü kanatlandırıp Girit Labyrinthos’undan uçurmayı başardı. Fakat İkaros denize düşüp boğuldu.


Daidalos, Girit’te, içine girince biı daha çıkılması mümkün olmayan Ünlü Labyrln-thos’u İnşa etti. Fakat oğlu Ikaros’İa birlikte bunun ilk kurbanı oldu. Baba-oğul, Girit kralı Minos tarafından Labyrinthos’a hapsedildiler. Minos’un karısı Pasiphae onları kurtardı. Daidalos kendisi ve oğlu için omuzlarına balmumu ile tutturulan- kanatlar yaptı ve bunlarla uçtular. Yalnız, Daidalos oğluna, güneşe fazla yaklaşmamasını söyledi. İkaros babasının tembihini unuttu: Güneşe çok yaklaşınca balmumu eridi. Kanatsız kalan İkaros, Sisam adası yakınında denize düşerek boğuldu. Düştüğü denize İkarion denizi denildi. İkaros’tan sonra bir süre daha yaşayan Daidalos’da, oğlu İkaros’un düşüşünü tasvir etmeye iki kere teşebbüs ettiyse de her ikisinde de, acısı buna engel öldü. İkaros’un düşüşü birçok kabartma ve tablolara konu olmuştur.


Odysseus


Ünlü Yunan kahramanı; İthaka adasının efsanevî kralı, M.Ö. XX. yüzyılın sonuna doğru yaşadığı kabul edilir.


Troia savaşından zaferle dönen Odysseus, binbir serüvenle karşılaştı. Homeros’un yazdığı Odysseia destanı, en eski seyahat ve serüven hikâyelerinden biridir. Hikâyenin kahramanı Odysseus, kazandığı Troia savaşı dönüsü, sâdık karısı Penelope’nin kendisini beklediği İthaka adasına varabilmek için on yıl boyunca uğraşacaktır. Odysseusun gezisi, çeşit çeşit tuzaklarla birçok kere engellenir Fırtınaların kurbanı olan Odysseus, çoğu zaman, kendisini düşmanca karşılayan adalara çı» kar ve oralarda kendisini bekleyen tehlikelerden kıl payı kurtulur. Nihayet, bu kadar uzun bir ayrılıktan sonra ithaka kralı, sarayına vardığı zaman, onu sâdece yaşlı köpeği Argus tanıyabilir ve ilk önce bu köpek sevincini belirtir. Odysseus aynı zamanda, Eski Yunan’ın canlı bir portresidir. Odysseia destanı bize, kaybolmuş bir uygarlığı, aslına sadık bir biçimde yansıtır ve onu daha İyi tanımamıza yardım eder.


 

14 Mart 2016 Pazartesi

Kınakına Ağacı, Kauçuk Ağacı, Paletüviye Ağacı ve Yerfıstığı ile Doğal Yaşam

Kauçuk Ağacı


Kauçuk ağacı tropikal bölgelerde yetişir. Gövdesinde açılan çiziklerden «lateks» adı verilen beyaz bir sıvı akar. Bu sıvıdan ham kauçuk ya da lâstik denen madde elde edilir.


Kauçuk ağacının gövdesinde açılan derince çiziklerden, tıpkı çam ağacının gövdesinden akan reçine gib; beyaz bir sıvı akar. Bu sıvı toplanıp süzülür, saf suyla sulandırılır bir asidin etkisiyle koyuca bir kıvam alması sağlanır. Böylece elastik bir madde elde edilmiş olur. Bu elastik madde akarsu altında, özel makinelerde yaprak yaprak kesilir, sonra da kurutulur. Böylece saf kauçuk elde edilmiştir. Dayanıklılık kazanması İçin kükürtle karıştırılır ki buna kauçuğun “vülkanize edilmesi” denir. Kauçuk artık otomobil lastiği boru gibi pekçok çeşitli eşya yapımına elverişli hale gelmiştir.


Kınakına Ağacı


Kınakına, Güney Amerika ormanlarında, ya da Afrika yaylalarında yetişen büyük bir ağaçtır. Kabuğunda, doktorlukta sıtmanın tedavisinde kullanılan kinin adlı ilâcın ham maddesi bulunur.


Kınakına ağacının yüksekliği 25-30 metreye ulaşabilir. Nemli ve deniz yüzeyinden yüksek yerleri sevdiği için Peru’da olduğu gibi Afrika’da da yetişir. Günümüzde özel fidanlıklarda yetiştirilmektedir. Genç fiden 8-10 yaşına gelip de gövdesi iyice kalınlaştığı zaman üzerindeki kabuklar kaldırılıp toplanır, kurutulur, toz hâline getirilir, sonra da bundan kinin elde edilir. Doktorlukta yüksek ateşlere karşı kullanılan bu çok değerli iliç ilk olarak Pelletier ve Caventou adlı iki Fransız bilgini tarafından bulunmuştur. Bazı şaraplara ve İştah açıcı içkilere kınakına kabuğundan elde edilen öz karıştırılır.


Paletüviye Ağacı


Paletiviye ağacı akarsu boylarında, deniz kenarlarında yetişir. Suya, ya da toprağa dalmış olan kökleri, gövdeyi yerden birkaç metre yüksekte, havada tutar.


Paletüvlye ya da rizofora ağacı denen bu ağaç, nemli ve çamurlu topraklarda yetişir. Kökleri bataklıklarda hatta deniz suyunda bile dai-budak salabilir. Meyvalar, daha ağacın üzerindeyken İnce uzun bir kök salarlar. Meyva olgunlaşıp da ağaçtan kopunca alt taraflarındaki bu sivri kök çamura ya da batağa döşüp ok gibi saplanır. Senegal’de bir zamanlar Casamance nehri ağzında midye yüklü bir gemi batmıştı içindeki midyeler hemen oradaki bir paletüvlye ağacının kökleri üzerine salkımlar hâlinde tutunmuşlardı. Kökler üzerinde yerleşmiş olan midyeler rahatlıkla beslenmekte ve çoğalmaktadırlar.


Yerfıstığı


Yerfıstığı sıcak ülkelerde yetişen bir bitkidir. Meyvalarından ya kavrulduktan sonra eğlencelik olarak veya ağır preslerden geçirilerek yağ elde edilmesinde yararlanılır. Salatalımıza koyduğumuz yağların içinde yerfıstığı yağı da vardır.


Yerfıstığı, fasulyeye benzer bir bitkidir. Çiçekleri solunca sapları yere doğru kıvrılır ve toprağa girer. Böyle olunca da meyve toprağın İçinde meydana gelip gelişir. Bu meyve fasulye biçimindedir. Kabukları açıIınca İçinde yağ bakımından çok zengin İki tane bulunur. Eğlencelik olarak yenilen yer fıstıkları kavrulduktan sonra satılır. Büyük yağhanelerde yerfıstıkları sıcaklık altında preslerden geçirilerek yağları çıkartılır. Geriye kalan küspesi de ya hayvanlara yedirilir, ya da gübre olarak tarlalara yer alır.


 


 


 

13 Mart 2016 Pazar

Radar, Tepki, İlk Model Nedir? Ne İşe Yarar?

Radar


Gecenin karanlığında bile havadaki bir uçağın varlığını ve bize olan uzaklığını bildiren bir âlettir. Uçaklar radar yardımıyla yollarını bulur, hava kötü olduğu zaman da dar, uzakta bulunan, gözle, dürbünle görülmesi imkânsız olan cisimleri tespit edip haber veren bir filettir. Radyo yayım esası üzerine yapılmıştır. Devamlı dönen anteninden çıkan dalgalar herhangi bir cisme çarptıkları zaman yine antene geri döner. Bu gidiş-dönüş boyunca aradan geçen zaman o cismin uzaklığını bildirir. Devamlı dalgalar yollamak suretiyle de o cismin gittiği istikameti tespit etmek mümkün olur. Hava alanlarında, limanlarda bulunan çok kuvvetli radarlarla hava ve deniz trafiği İdare edildiği gibi, uçaklar ve gemiler de radarla yollarını bulabilir ve karşılarına çıkan engellerden korunurlar.


Tepki


Tepkinin kuvvetiyle bahçelerimizi sulayan fıskiye döner, bahçıvanın elindeki su hortumu tıpkı canlı bir yılan gibi kendi kendine yerde kıvranır. Hatta en modem uçaklar bile tepkinin verdiği güçle uçarlar.


Başka bir cisim üzerine bir itiş gücü tatbik eden her cisim, o cisimden, İtiş gücü, ne eşit, fakat ters yönde bir İtiş gücüne maruz kalır ki buna da tepki denir. Bu tepki, dengenin bozulması halinde bir hareket doğmasına sebep olur. Bir topa vurduğu, muzu düşünelim. Vuruşumuz bir etkidir. Topta, vurma kuvvetimize eşit, fakat ters yönde bir kuvvet doğar. Tıpkı bunun, gibi tepkili motorlarda da basınçlı gaz, reaktörün çıkış yeri hariç, her noktasına büyük bir basınç yapar. Bu durum bir dengesizlik meydana getirir. Reaktör, gazın çıkışı yönünün tersine doğru şiddetle İtilmiş olur. Böylece de uçak hızla İleri fırlar.


Tecrübe pilotları uçak, füze ya da yarış arabası gibi taşıtları, yapıldıktan sonra ilk defa kullanıp deneyerek hayatlarım tehlikeye atarlar. Bunların cesur olmaları, tehlike karşısında soğukkanlılıklarını kaybetmemeleri gerekir.


Yarış motoru olsun, helikopter olsun, füze olsun, uçak olsun, yeni yapılan her aracın ve taşıtın kullanılmaya başlamadan önce denenmesi gerekir. Uzmanlar ve tecrübe pilotları bu yeni taşıtları deneyip kullanılmaya başlandığı zaman meydana çıkabilecek bir kusurları olup olmadığını kontrol ederler. Ancak tespit edilen kusurlar giderildikten sonra seri imalata geçilir. Tecrübe pilotları sayesinde denenen taşıtın hızı, manevra kabiliyeti ve önceden kesinlikle bilinmeyen özellikleri anlaşılmış olur.


İlk Model


Yeni bir makine ya da taşıt aracı yapıp seri yapıma geçilmeden önce bir modeli yapılır. Üzerinde bütün güvenlik ve sağlamlık denemelerinin yapıldığı bu modele “ilk model“ denir.


Bir araç yapılmaya başlanıp kullanılır hâle gelinceye kadar birçok safhadan geçer, önce plânları çizilir, tecrübe edilmek için ilk modeli imal edilir, deneyleri yapılır. Görülen aksaklıkları giderilerek yeni yeni modeller meydana getirilir. Sonra da seri hâlde yapımına geçilir. Böylece araç kusursuz hâle getirilmiş, kullanılmasındaki tehlikeleri ortadan kaldırılmış, en iyi verim sağlanmış olur.


 

11 Mart 2016 Cuma

Dalma Odası, Dalgıç, Periskop ve Köşk ile İlgili İlginç Bilgiler

Köşk


Geniş bahçelerin içinde inşa edilmiş süslü evlere denir. Bir de bando ve orkestraların açık havada konser verdikleri yer vardır ki buna da bando köşkü denir. Üçüncü köşk ise kaptanların çevrelerini görüp gemilerini idare ettikleri yere yâni kaptan köşküne denir.


Osmanlı’lar çağında açıklık yerlerde, bahçe içerlerinde süslü evler inşa edilir ve bg evlere köşk denirdi. Umumi halk bahçelerinde akşamları, bayram günleri konser veren bando ve orkestraların, çardağı andıran yüksekçe yerlerine de bando köşkü denilir. Bugün İstanbul’da Gülhane Parkı’nda böyle bir bando köşkü vardır. Bir de kaptan köşkü vardır: Geminin en yükâek yerinde ve çevreyi gayet iyi görebilecek bir şekilde yapılmış olan bu köşkte bulunan kaptan, çevresindeki çeşitli âlet ve araçtan yararlanarak makine dairesine, dümenciye ve çeşitli görevlilere gemiyi sevk ve idare için gereken direktif ve emirleri vermektedir.


Periskop


Denizaltı gemisi’nin en önemli âletlerinden biridir. Kaptan köşkünün içindeki subaylar, denizin üzerinde olup bitenleri, periskop yardımıyla görebilirler. Bunun için de denizaltı gemisi’ni su yüzüne çok yaklaştırır ve periskopun ucunu suyun üzerine çıkacak şekilde yükseltirler.


Periskop, kendimizi göstermeden çevremizdekileri görmemize yarayan bir âlettir. Kullanıldığı pek çok yer vardır. Siperlerin içindeki gözcü erler, periskop sayesinde düşman ateşine hedef olmadan, gizlendikleri yerden karşı tarafı gözetleyebilirler. Bunun gibi içine iki ayna yerleştirilmiş basit bir periskop, bayram şenliklerindeki büyük geçitlerde kalabalığın gerisinde kalsak bile olup biteni seyretmemizi sağlar. Geliştirilmiş bazı periskoplar tıpkı dürbün gibidir, iki gözümüzü dayayarak bakarız. Denizaltı periskopları daha da geliştirilmiştir. Bunlarda basit aynalar yerine çeşitli meriçekler ve yansıtıcı prizmalar bulunur.


Dalgıç


Dalgıç herhangi bir iş görmek amacıyla suların derinliklerine inen dalıcıdır. Üzerindeki özel elbise» dalgıcı suyun ezici basıncından korur ve ona nefes alması için lüzumlu havayı verir.


Batmış, ya da dibe oturmuş gemileri yüzdürmek, can kurtarmak, rıhtım ve mendirek İnşasında çalışmak, sünger çıkarmak, bilimsel İncelemelerde bulunmak gibi bazı İşler dalgıçlardan, hatta dalma odalarından faydalanılmasını gerektirir. Yapılacak işin şekline göre de dalgıcın elbisesi de. Şişir. Kurbağa adamlar üzerlerine lâstikten dar bir dalış elbisesi giyip sırtlarına solunum aygıtlarını takarlar. Buna karşıIık daha derinlerde çalışmak zorunda olan dalgıçlar, maden parçalarıyla ağırlaştırılmış özel dalış elbiselerini giyerler, başlarına da önü camlı, madenden küre biçimindeki başlıklarını geçirirler.


Dalma Odası


Ağzı aşağıya doğru çevrilmiş, içi hava dolu bir bardağı suya batırdığımız zaman, suyun bardağın içine dolmadığım görürüz. Dalma odası da, suyun içine indirildiği zaman işçilerin ıslanmadan rahatça çalışmalarını sağlayan, ‘ çan biçiminde bir odadır.


Çok eskiden beri bilinen, günümüzde de kullanılan dalma odaları, dalgıçların ağır elbiseleri İle çalışamayacakları durumlarda İşçilerin çalışmalarında büyük kolaylıklar sağlar. İşçiler, çan biçimindeki bu odanın tepesindeki hortumdan devamlı olarak verilen havayla solunur ve yeryüzündekine yakın bir rahatlık İçinde çalışabilirler. Çan odasından, daha çok deniz dibinin düzeltilmesi gibi sürekli bir çalışma gerek, tiren durumlarda yararlanılır. Bununla beraber işçiler ‘basınç ve nem oranının yüksek olması bakımından çabuk yorulur, sık sık su yüzeyine çıkmak İhtiyacını duyarlar.


 


 

Çemberlitaş’ta Neler Var? Neler Yapılabilir?

Çemberlitaş’taki Cami ve Külliyeler


Çemberlitaş’ın yakınlarındaki camiler ve külliyeleri şu anda olduğundan daha fazla ilgi gösterilmeyi hak ediyor. Yolun hemen karşısındaki sekizgen mimariye sahip Köprülü Camii 1659-1660 yıllarında bu güçlü aileden gelen ilk sadrazam olan Köprülü Mehmed Paşa ve oğlu Fazıl Ahmed Paşa için yaptırılmış. Mehmed Paşa ilk bakıldığında türbe zannedilen caminin bahçesinde yatıyor. Türbesinin üstünü tamamen açık olup, sadece bir ızgarayla örtülmesinin nedeni bir rivayete göre şöyle; “zalim” lakabıyla da bilinen paşa zamanında çok insanı İdam ettirmiş ve cehennemde yanarken içeri giren yağmurun serinlemesine yardımcı olacağı düşünülmüş!


Cami ilk başta külliyedeki medresenin ders verilen bölümü olarak kullanılmış. Bu külliyenin bir parçası da Çemberlitaş Hamamı’nın biraz aşağısındaki XVII. yüzyıl eseri olan Vezir Hanı. Bir zamanlar çifte avlusuyla tüccarların ve hayvanlarının uğrak yeri durumundaki han, günümüzde oldukça gözden düşmüş ve ihmal edilmiş. Han eskiden bir geçitle direkt olarak Çemberlitaş Hamamı’na bağlanıyormuş.


Sütunun öbür yanında, II. Bayezid zamanında sadrazam olan harem ağası Atik Ali Paşa İçin 1496’da yapılan Atik Ali Paşa Camii’ni ziyaret edebilirsiniz. Bir adı da Sedefçiler Camii olan eser, klasik üslupta yapılmış. Avlu kapısından çıktığınızda göreceğiniz zarif çeşmeye göz atmanızı öneririz. Hazır buralardayken, Koca Sinan Paşa Camii’ni de ziyaret edin. Cami, türbe, sebil ve medreseden oluşan külliye, 1569’da Yemen’i fetheden sadrazam Sinan Paşa için yaptırılmış, mimarı Davud Ağa. Şu anda Balkan Türkleri Kültür Merkezi’ne ev sahipliği yapıyor.


Ana cadde üzerindeki diğer bir eser olan Çorlulu Ali Paşa Medresesi 1708 yılından kalma burada eşsiz Ali Paşa Nargilesinin tadına bakabilirsiniz.. Yolun karşısındaki Kara Mustafa Paşa Külliyesi ise 1683’te ll.Viyana Kuşatması’nı gerçekleştiren sadrazam tarafından 1669-1690 yılları arasında yaptırılmış. İçinde bir cami ve Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) Müzesi var.


Çemberlitaş’ta Neler Yapılabilir?


Çemberlitaş Hamamı’nı ziyaret edin. Çemberlitaş’a göre daha az bilinen Gedikpaşa Hamamı, aynı isimdeki caminin yanında, 1474 senesinde Sadrazam Gedik Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Sultan II. Mehmed’in sadrazamı olan paşanın hamamı muhtemelen İstanbul’un en eski hamamı. Yeni restore edilen yapının erkekler ve kadınlar için ayrı bölümleri var.


İstanbul’da nargile içebileceğiniz en özgün yerlerden biri XVIII. yüzyıldan kalan Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin avlusu. Camiyle beraber külliye olarak yapılan medresenin bir kısmı orijinal haliyle korunurken, diğer kısmı şark köşesi tarzıyla misafirlerini ağırlıyor. Çok otantik bir yer. Elinizdeki kitabın yazarlarından biri Çorlulu olup Ali Paşa İlkokulu’nda okuduğu için bu yeri hararetle tavsiye ediyoruz! Avluda turistik eşya satan dükkânlar da var.


Kesik Baş


Çorlulu Ali Paşa Medresesinde nargilenizin keyfini sürerken oturduğunuz yere ismini veren, Sultan III. Ahmed’le çatışan ve 1711’de Midilli Adası’nda kafası kesilen Ali Paşa’yı yâd edin. Kesik başı İstanbul’a getirilmiş ve üç yıl önce kendi yaptırdığı caminin külliyesine gömülmüş.


Pierre Loti’nin Evi


Çemberİitaş’tan Beyazıt Meydanı’na doğru yürüdüğünüzde sol tarafta, 15 numarada Fransız yazar Pierre Loti’nin 1910 senesinde dokuz ay kaldığı evi göreceksiniz. Burası Pierre Loti’nin İstanbul’da iken yaşadığı evler içinde günümüze ulaşabilen tek yer. Girişin üzerindeki tabelada bu konuda bilgi var.


Çemberlitaş’a Nasıl Gidilir?


Çemberlitaş’a tramvayla ulaşabileceğiniz gibi Sultanahmet’ten yürüyerek de gelebilirsiniz.


 


 


 


 


 

8 Mart 2016 Salı

Teyp, Play-Back, Diyapazon ve Ses Telleri

Teyp


Teyp, bir mikrofon aracılığıyla aldığı müziği ve sesleri, mıknatıslama yoluyla plastik bir şerit üzerine kaydeder. Bu sesleri ve konuşmaları istediğimiz kadar dinleyebiliriz.


Teyp, üzeri manyetik demir oksidi kaplı, kırmızımsı kahverengindeki bir film şeridinin üzerine manyetik yolla ses kaydeden bir aygıttır. Şerit, mikrofondan gelen akımın direncinin devamlı değişmesiyle etkilenen, “kafa” adı verilen bir elektromıknatısın önünden geçirilir; şerit mıknatıslanmış olur. Mikrofona söylenen sözler bu şeride kaydedilir. Bu sesleri dinlemek istediğimiz zaman kendisi bir mıknatıs hâline gelmiş olan şerit, ses verme kafasının önünden geçirtilir. Böylece mikrofondan gelen akımın değişen direncinin aynı elde edilir, bu da hoparlörler aracılığıyla ses hâline getirilir.


Play-Back


Çoğu zaman televizyon ekranındaki şarkıcılar şarkı söylemezler, daha önceden teype alman şarkıları çalarken kendileri de söylüyormuş gibi yaparlar. Eğer ‘play – back’ (pley-bek okunur) muvaffak olmuşsa televizyon seyircisi hiçbir şeyin farkına varmaz.


“Play-Back” İngilizcede, arkadan çalmak anlamına gelir. Şarkıcı, daha önceden teybe alınmış şarkısı çalınırken ağzını anlık şarkıyı o söylüyormuş gibi hareket ettirir ve kaliteli bir senkronize tekniğiyle bu hareketlerin şarkıya tıpatıp uymayanı gözetir. Bu teknikten önceleri sinemada yararlanılmıştır. Bazı şarkıcılar plak doldururlarken doğrudan doğruya orkestrayla birlikte söyleyemezler daha önceden plağa alınmış müzik çalınırken kendileri de sözlerini söyleyerek şarkının plağa kaydını yapmış olurlar.


Diyapazon


Piyano, gitar ve keman, telli müzik âletleridir. Bu teller fazlaca gerildiği ya da biraz gevşetildiği zaman müzik âletinin akordu bozulmuş olur, yanlış sesler verir. Diyapazonun sesini dinleyerek müzik âletlerini kolayca akort ederiz.


Telli müzik Ketlerinin sesini uyumlamaya yarayan diyapazon, hafifçe vurarak titreşmesini sağladığımız, U biçiminde kıvrılmış bir çelik parçasıdır. Kolları ne kadar kısa olursa titreşim o kadar tiz olur. Diyapazon yapan kimse, bir eğeyle bu kolların uçlarını hafifçe törpüleyerek istediği kadar kısaltır böylece bir –la- sesini (saniyede 440 titreşimli) elde eder. Diyapazona hafifçe vurarak bu –la- sesini pek çok kere dinleyebilir ve böylece müzik iletimizi akort edebiliriz. Diyapazonun akordu hiç bozulmaz.


Ses Telleri


Gitar ya da kemanın sesi, değişebilir uzunluktaki az ya da çok gergin tellerin titreşimi sonucu meydana gelir. Bizim sesimiz ise boğazımızdaki ses tellerini titretmemiz sonucu çıkar.


Sesler, bazı cisimlerin havanın İçinde titreşimi sonucu elde edilirler Meseli İyice gergin bir telin parmakla çekilip bırakılması ya da yassı, ince, ucu madeni şeritlerin Özerine hava üflenmesi gibi Gırtlağımızda, kararla İsteğimize göre gerip gevşetebildiğimiz İki bağ vardır. Bunlar ses telleridir. Nefes verdiğimiz, hatta İçimize çektiğimiz havanın etkisiyle bu teller titreşir ve bir ses çıkmasına sebep olurlar. Ağzımızı, dudaklarımızı hareket ettirerek bu değiştirebilir, ona istediğimiz şekli verebiliriz.


 

6 Mart 2016 Pazar

Işığın Yansıması, Işığın Kırılması, Serap ve Ultra Sesler

Işığın Yansıması


İster ışık, ister ses ya da radyo dalgaları olsun, bütün dalgalar, üzerine çarptıkları bütün cisimler taralından tekrar geriye gönderilirler. Meseli bir aynadan yansıyan ışık dalgaları, bir görüntünün meydana gelmesine sebep olur. Renkli yüzeyler, üzerine düşen ışığın bir kısmını yansıtır, diğer renklerinkini emerler, alıkoyarlar. «Sonar» veya radar, ses ya da hertz dalgalarının yansıması temeline dayanarak alışan aygıtlardır. Işık üretmeyen bir cisim, genellikle yüzeyi ışık ışınlarını yansıttığı İçin görülür.


Ay aslında ışık veren bir cisim değildir. Bizler ayı, güneşin ışığını yansıttığı için görürüz. Bir cismin ışığı yansıtması demek, tıpkı ay gibi gelen ışığı geri göndermesi demektir. Ayna etrafındaki manzarayı yansıtan her düz yüzey, hatta durgun bir suyun yüzeyi bile bir çeşit aynadır.


Yüzeyine bakarak kendimizi gördüğümüz aynalar arkasına ince, parlak bir madensel levha konulmuş cam levhalardan yapılmıştır.


Ayna; ışığı yansıtır ve üzerine düşen görüntüleri geri gönderir. Ayna, genellikle temiz bir cam levhanın arkasına ince, parlak madensel bir tabakanın konmasıyla yapılır. Aynadaki görüntü, alt olduğu cismin simetriğidir. Saçı soldan ayrılmış bir yüz, aynada sağdan ayrılmış gözükür. Ortası kabarık ya da çukur aynalar görüntünün şeklini bozar. Dış-bükey bir ayna otomobil kullanan kimsenin arkasını görmesinde, düz bir aynadan daha çok alanı gösterdiği için daha yararlı olur. Ortası çok hafif çukur olan bir tuvalet aynası yüzümüzü olduğundan daha büyük gösterir. Bu gibi aynalara «dev aynası» denir.


Serap


Yazın bazan kızgın güneşin altında, yolda, çok ilerde, üzerinde gökyüzünün aksi vurmuş su birikintileri görür gibi oluruz. İnsanı aldatan bu görüntüler sıcaktan ötürü meydana gelir ve bunlara “serap” denir. Aslında yolun üzerinde görüldüğü gibi su birikintisi yoktur.


Bir gölün suları ışık ışınlarını yansıtır, biz de uzaktan etrafındaki ağaçların suya düşmüş, başaşağı akislerini görürüz. Bir fava tabakası da ışık ışınlarını yansıtabilir ve uzaklardaki bir manzaranın başaşağı görüntüsünü aksettirebilir. Bu yansıma olayı, çöl, şose gibi yerlerirç etkisiyle aşırı ısınmış havanın soğuk bir hava tabakasıyla temas etmesi sonucu olur. Bu İki hava tabakasının ayrıldığı yüzey ayna görevini görür ve uzaklardaki bir palmiye toplulu, ğunun yeşilliğini ya da siyah renkli senin üzerinde tıpkı su gibi parlayan gökyüzünün bir kısmını yansıtarak blzleri aldatır.


Işığın Kırılması


Işık suya girdiği, ya da camın içinden geçtiği zaman birden yön değiştirir. Bu olaya ışığın kırılması denir. Suya batırdığımız sopanın suyun içinde kalan kısmının kırılmış gibi görünmesi bu yüzdendir.


Kırılma, 191le hızının değişmesi sonucu meydana gelen bir olaydır. Yarı saydam cisimler ışığın hızını saydam cisimlerden daha çok keserler. Bütün saydam cisimlerin ışığı kırma derecesi aynı değildir. Değişik tabiattaki cisimlerin içinden geçen bir ışığın ışını, eğer dik açı meydana getirecek şekilde gelmiyorsa bu değişik cisimlerden herbirinin içinden geçerken her seferinde yön değiştirir. Havada ışığın hızı saniyede 300.000 kilometreye yaklaşır. Suda ise ancak saniyede 225.000 kilometre kadardır.


Ultra Sesler


Ses; tel, çıngırak, şerit hâlindeki madenî levha, tahta, vs… gibi çeşitli maddelerin titreşmesiyle meydana gelir. Bu titreşimler çok çabuk olduğu zaman insan kulağı bu sesi duyamaz. Ultra sesler adı verilen bu sesleri bazı hayvanlar duyabilir.


İnsan kulağı ancak saniyede 20.000 titreşimlik frekanslar arasındaki sesleri duyabilir. Saniyedeki titreşim sayısı az olan sesler “pes” çok olanlar da “tiz” seslerdir. Saniyedeki titreşim sayısı 20.000Mn üzerinde olan sesleri insan kulağı duymaz. Bu seslere ultra sesler ya da “duyöte-sesler” denir. Köpek, sahibinin özel bir düdükle çalıp çıkardığı ultra sesleri duyar, koşar yanına gelir. Hâlbuki etrafta hiç kimse adamın köpeğini çağırdığını duymaz bile. Yarasalar da çok tiz sesler çıkartarak çevrelerindeki engelleri bir radar gibi tespit ederler.


 

5 Mart 2016 Cumartesi

Gökkuşağı, Gök Gürültüsü ve Şimşek

Gökkuşağı


Güneş ışığı bize beyazmış gibi görünür. Aslında bütün renklerin karışmasından meydana gelmiştir. Bazı kereler, gökyüzünde renkli bir kuşak görünür. Gökkuşağı denilen bu kuşak, yağışlı havalarda güneş ışığının su damlalarından geçerken renklerin ayrılmasından olur.


Cam prizmalar, kristal mercekler, ya da su damlaları gibi bazı cisimlerin, ışık ışınlarını bölüp temel renklerine ayırabilme özelliği vardır. Bu olay, bu renklerin her birinin kırılma açısının aynı olmamasından ileri gelir. Güneç ışığı kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lâcivert ve mor renklere bölünür. Bu renkler gökkuşağının 7 rengi vardır. Bunlar, güneç ışığının gözle görülebilen renkleridir. Ayrıca “morötesi” (ultra-viole) ve “kızılötesi” (enfraruj) renkleri vardır, ama bunları gözümüzle göremeyiz.


Gök Gürültüsü


Gök gürültüsü, fırtına sırasında şimşeğin meydana getirdiği sestir. Bu korkunç gürültü, aslında zararsızdır. Çünkü bize kadar geldiği zaman yıldırım çoktan düşmüştür bile.


Gök gürültüsü, çimçeğin çakarken meydana getirdiği patlamanın sesidir. Milyonlarca volt kuvvetindeki bu kıvılcım, yolu üzerinde öylesine yüksek bir sıcaklığa sebep olur ki, kızıçan havanın hacmi artar, bunun sonucu olarak da müthiş bir sesle patlar. Bu gürültü, baça bulutlara, ya da yeryüzündeki çeşitli engellere çarparak yansır: Böyle olunca da çimçek çakıp kaybolduktan sonra gök gürültüsü tekerlenmeler hâlinde uzayıp gider. Yıldırım yakınımiza düşmüşçe gök gürültüsü tıpkı bir İnfilâk ya da top sesi gibi âni ve şiddetli olur.


Şimşek


Fırtınalı havalarda gördüğümüz şimşekler, ya iki bulut arasında, ya da bir bulutla yeryüzü arasında meydana gelen çok kuvvetli elektrik kıvılcımlarıdır.


Birbirine sürtünen İki cismin elektrik meydana getirdiğini biliriz. Bazı cisimler bu elektriği toplayıp depo edebilirler. Bulutlar da rüzgârların etkisiyle İçindeki buz kristalleriyle tozların birbirine sürtünmesiyle meydana gelen elektriği depo etmeye yararlar. Bu yüklenen elektrik bazan o kadar fazla olur ki ya yakınındaki bir başka bulutla ya da kocaman bir elektrik kondansatöründen farksız olan dünyamız arasında bir kıvılcım meydana gelir. Gök gürültüsü, çimçek dediğimiz bu kıvılcımın bize, yeryüzüne kadar gelen gürültüsüdür.